Sevgi mi, Sahip Olmak mı ?

Sevgi mi, Sahip Olmak mı?

“Beni gerçekten seviyor musun, yoksa sadece sana ait olduğum için mi buradasın?” Bu soru, pek çok ilişkinin en kritik dönemlerinde karşımıza çıkma eğilimindedir. Sevgiyi sahiplikle karıştırdığımızda ilişki, sahici bir bağdan çok güç dengesizliğine dayalı bir tahakküm oyununa dönüşebilir. Oysa gerçek sevgi özgürleştirir. Buna karşın sahip olma arzusuysa ilişkiyi daraltır. Her iki tarafı da kısıtlayan görünmez zincirlerle esaret altına alır. Peki, biz ne zaman sevme ile sahip olma arasındaki farkı yitiriyoruz? Bu farkı yitirdiğimizde kendimizi nasıl bir duygusal girdabın içinde buluyoruz?

Sevemezsen Kontrol Et

 Psikanalitik kuramın önde gelen isimlerinden Melanie Klein, sevgi ve nefretin iç içe geçebileceğine dikkat çekmektedir. Klein özellikle haset duygusuna odaklanmıştır. Haset, bir başkasının sahip olduğu ve keyfini sürdüğü iyi bir şeye yönelik öfkeli bir kıskançlıktır. Haset eden kişi, ötekinin iyiliğini bozmak veya elinden almak istemektedir. Sevgi veremez hale gelen özne, sevdiği nesneyi içten içe haset etmeye başlayabilir. Bu durumda kişi, sevgi nesnesini gerçekten sevmek yerine onu kontrol etmeye, üzerinde güç kurmayı dener. Aslında kıskançlık ve kontrol ihtiyacı, sevgiden doğup onun bozulmuş birer gölgesi gibidir. Sanki sevginin işlevini kaybetmiş türevleri gibidir. Klein’a göre gerçek bir bağlılık kapasitesi gelişmediğinde, kişi sevdiği nesneyi içselleştirip güvenli bir şekilde içinde taşıyamaz. Bunun yerine onu sahiplenmek ve kendi mülkiyetine geçirmek ister. Sevgi nesnesini iç dünyasında yaşatamayan, onu kaybetme kaygısıyla baş edemeyen birey, çareyi onu denetim altına almakta bulur. “Madem içimde tutup sevelim diyemiyorum, öyleyse elimde tutup bırakmayayım” demenin daha örtük bir yoludur bu.

Klein’ın haset kavramı, bebeklik deneyimleriyle bağlantılıdır. Bebek, hayal kırıklığı yaşadığında besleyen anne nesnesine karşı hem sevgi hem saldırganlık duyabilir. Arzu ettiği doyumu alamayınca annesini “kötü” olarak algılar ve içindeki yıkıcı fanteziler tetiklenir. Yetişkin ilişkilerinde de benzer bir mekanizma işlemez mi? Sevgi duyduğumuz kişi beklentilerimizi karşılamadığında, sanki haset ve öfke filizlenir. Bu duygular sevgiyi gölgeler ve artık öteki, sanki bizim mutluluğumuzu çalan bir nesneye dönüşür. Seven özne, bir anda haset eden ve yıkıcı fanteziler üreten bir özneye dönüşebilir. İşte bu noktada sevgiyle sahip olma arzusu birbirine karışmaya başlar.

Klein’ın izinden giden çağdaş psikanalist Thomas Ogden da bu durum üzerine yoğun çalışmalarda bulunmuştur. Ogden’a göre, birini kontrol etme arzusunun altında çoğu zaman ilişki kurulamamış, erişilememiş bir ilk nesneye duyulan derin özlem yatmaktadır. Yani çocuklukta tam anlamıyla bağ kurulamamış (belki de duygusal olarak erişilememiş) bir temel figüre yönelik giderilemeyen ihtiyaç, yetişkinlikte kontrol etme arzusuna dönüşebilir. Sevgi nesnesine tahakküm etmeye çalışmak, aslında bilinçdışı bir düzeyde o ilk nesneyi tekrar ele geçirme ve ondan kopmama çabasının bir yansımasıdır. Bu bakış açısıyla, partnerimizi kontrol etmeye çalışırken aslında geçmişteki doyumsuz kalmış bir özlemin gölgesiyle hareket ediyor olabiliriz. Lacan da arzu kavramıyla benzer bir derinliğe işaret etmektedir. Jacques Lacan’a göre arzu, öznenin aslında asla tam olarak elde edemeyeceği kayıp bir nesneye yönelmiş sürekli bir özlemdir. Bu yüzden, içimizdeki eksikliği doldurmak için sevilen kişiyi tamamen sahiplenmek ister gibi yaparız. Sanki onu tümüyle elde edersek içimizdeki boşluk dolacak sanırız. Ne var ki Lacan’ın vurguladığı üzere, bu arzu doyurulamaz bir yapıda olduğu için, hiçbir sahiplenme girişimi gerçek tatmin getirmez aksine sadece yeni huzursuzluklar üretmektedir.

Sevgi Nesnesi ve İktidar Arzusu: Freud’un Perspektifi

İnsan doğasındaki tutku ve saldırganlık ikilemini en çarpıcı biçimde vurgulayan kişi şüphesiz ki Sigmund Freud’dur. Freud, en sıcak sevgi ilişkilerinin bile derinlerde bir miktar saldırganlık barındırdığını belirtmektedir. Freud’a göre insanlık aslında pek de nazik bir yaratık değildir. Tam tersine doğamız gereği içgüdüsel donanımımızın hatrı sayılır bir kısmı saldırganlıkla yüklüdür. Sevdiğimiz kişiye yönelik bilinçdışı bir sahip olma, hatta kontrol etme isteğimiz, işte bu saldırgan yanımızla ilişkili görünmektedir. Freud sevgi ve şefkatle karışmış saldırganlık dinamiğinden bahsederken, sahip olma arzusunun sadece masum bir kıskançlık olmadığını, aynı zamanda bir iktidar güdüsü taşıdığını da vurgulamıştır. Seven kişi, sevdiği nesneyi yalnızca sevmekle kalmaz, onu kendi egosunun bir uzantısı haline getirmeye de meyleder. Zamanla sevgi nesnesi, sevenin gözünde adeta ego uzantısına dönüşebilir. Kişi partnerine baktığında kendi bir parçasını görür gibi olur. Bu durumda ilişkinin düsturu gizliden gizliye Seni seviyorum, çünkü sen benimsin noktasına kayar. Sevilen özne bir birey olmaktan çıkıp sevenin mülkü, benliğinin bir parçası haline gelir.

Bu bakış açısıyla, aşk adı altında yaşanan birçok tutkunun temelinde, bir tür iktidar savaşı yatabileceğini söyleyebiliriz. Freud sonrası psikanalistler, sevginin bağlarının bazen nasıl tahakküm ilişkisine dönüşebileceğini detaylandırmıştır. Özellikle feminist psikanalitik kuramcı Jessica Benjamin, The Bonds of Love (Aşkın Bağları) adlı eserinde sevgiyle kurulan bağın, karşılıklı özne olma kapasitesini geliştirememiş iki kişi arasında kolayca bir güç ilişkisine dönüşebildiğini anlatmaktadır. Benjamin’e göre, ilişkide iki taraf da birbirini bağımsız birer özne olarak tanımakta başarısız olduğunda, taraflardan en az biri ötekini nesneleştirmeye başlar. Sevgi kisvesi altında taraflar, farkında olmadan bir hakimiyet mücadelesine girişebilirler. Sahiplenme, bu noktada ötekini özne olarak değil bir nesne olarak sabitleme çabasına dönüşür. Yani seven kişi, sevdiğini ayrı ve özgür bir birey olarak görmeyi başaramazsa, onu kontrol ederek kendi güdümünde tutmaya çalışır. Benjamin bu durumu karşılıklı özne olamama sorunsalı olarak tanımlamıştır. İki insan da kendi incinebilirliği ve bağımlılık korkusuyla yüzleşemediklerinde, ilişkide biri üst, biri alt konuma geçer ve aşkın bağı tahakküme evrilir. Sevgi ile iktidar böylece iç içe geçer ve romantik bir ilişki dışarıdan bakıldığında aşk gibi görünür ancak içinde kaotik bir şekilde iktidar mücadelesi yaşanır. Bu mücadelede öteki, sevenin gözünde bir eşit özne değil kontrol edilmesi gereken bir varlık haline gelir.

“Birini sevmek ile ona sahip olmak arasındaki farkı ne zaman kaybediyoruz?” diye sormuştum. Belki de cevap tam da burada, Freud ve Benjamin’in işaret ettiği dinamikte yatıyor. Sevgi, içinde kaçınılmaz olarak biraz güç arzusu barındırır mı? Yoksa güç arzusu ortaya çıktığında, artık sevgiden söz etmek zorlaşır mı? İlişkilerimizde ne zaman biz olmaktan çıkıp sen benim bir parçam olmalısın demeye başlıyoruz? Bu soruların kesin bir yanıtı elbette ki yok. Ancak psikanalitik perspektif bize en azından bazı ipuçları sunmakta. Bir ilişkide ötekinin özneliğine saygı kaybolmaya başladığında, sevgi yerini sahip olma arzusuna bırakıyor. Seven kişi, sevdiğinin ayrı bir birey olduğunu unutup onu kendi egosunun bir eklentisi gibi görmeye başlıyor. İşte o an, sevgi ile sahip olma arasındaki çizgi silikleşiyor.

Anna Karenina Örneği

Edebiyattaki sayısız örnek aşkın dönüştüğü bu ikilemi çarpıcı örneklerle yansıtmıştır. Ancak Lev Tolstoy’un Anna Karenina romanı, sevgi ile sahip olma tutkusunun trajik sonucunu gözler önüne seren en güzel örneklerden biridir. Kısaca, Anna aşkı uğruna toplumun kurallarını, ailesini, itibarını feda eder. Vronski’ye duyduğu tutku öylesine yoğundur ki onun için her şeyi göze alır. İlk bakışta bu, saf ve büyük bir aşk gibi görülebilir. Ancak hikâye ilerledikçe Anna’nın sevgisinin aynı zamanda güçlü bir sahiplenme arzusuyla iç içe olduğu görülür. Vronski’yi kaybetme ihtimali Anna’nın dünyasını alt üst eder. Sevgilisinin gözünde ve hayatında tek olma isteği, onu günden güne huzursuz bir kıskançlığa sürükler. Kontrol edemediği duyguları sonunda Anna’nın ruhunu kemirip tüketir. Sevgi sandığı şey belki de kendi arzusunun esiri haline gelmiştir. Anna, aşkı gerçekten özgürce yaşamak mı istemiştir, yoksa Vronski’yi tamamen elde etmek, onun bütün dünyasını kaplamak mı? Sonunda kontrol edemediği aşk tarafından adeta yutulan Anna’nın trajedisi, sevgi ve sahip olma arasındaki çizginin ne kadar kırılgan olduğunu göstermiştir. Aşkta özgürlüğünü yitiren insan, sevdiğini de özgür bırakmaz ve bu karşılıklı tutsaklık her iki tarafı da felakete sürükleyebilir.

 “A.”nın Çelişkisi

Gerçek yaşamdan (veya terapi odasından) örnekler de bu ikilemi çok iyi yansıtır. Diyelim ki A. isimli bir danışan, partnerinin özgür alanına asla tahammül edemediğini dile getirsin. Partnerinin arkadaşlarıyla ayrı zaman geçirmesi, hobilerine vakit ayırması A.’yı huzursuz etsin. Sürekli “Beni yalnız bırakacak, terk edecek” endişesine kapılısın. İlginçtir ki aynı A., partnerinin “özgür bir ruh” olmasına, hayata kendi penceresinden bakabilmesine de hayran olduğunu söylesin. Bir yanıyla bu özgürlüğe aşık, diğer yanıyla o özgürlüğü kısıtlamak istesin. Peki bu çelişki aslında nedir? A., partnerini gerçekten sevdiği için mi onunla birlikte olmak istiyor, yoksa partnerinin hayatında kaplayacağı yer sayesinde kendi varlığını tanımlamak için mi? Bu vakada A.’nın yaşadığı çatışma, birini olduğu gibi sevmenin mı yoksa onu kontrol ederek sahip olmanın mı peşinde olduğunu ayırt edememenin çatışması olarak görünür. Psikoterapi perspektifinden bakarsak, A.’nın partnerine duyduğu yoğun bağımlılık ve kıskançlık, özünde A.’nın kendi iç dünyasındaki boşluklarla ilgilidir. Partnerinin özgürlüğüne hayran olması, A.’nın da içten içe böyle bir özgürlüğe öykündüğünü gösterir. Fakat kendi olamadığı şeyi partnerinde görünce, onu kıskançlıkla bastırmaya çalışır. Birini özgür ruhu için sevmek ama sonra o özgürlüğü kısıtlamak istemek işte aşk ilişkilerinde sıkça gördüğümüz bu ikilem, sevgi ve sahiplik çatışmasının kısa ve berrak bir örneğidir.

Tüm bu psikanalitik ve örnekleyici çerçeve, bizi bazı sorularla baş başa bırakıyor. Bu soruların net cevapları olmayabilir, ancak üzerine düşünmek bile kendi ilişkilerimizi ve duygularımızı anlamada yol gösterici olabilir:

  • Sevgi bizi gerçekten özgürleştirir mi, yoksa bazen tam tersine bizi tanımsızlaştırır mı? Yani aşk içinde kendimizi bulur muyuz, yoksa kaybeder miyiz? Bir ilişkiye girdiğimizde özgür yanlarımız serpilip gelişiyor mu, yoksa benliğimiz o ilişki içinde eriyip belirsizleşiyor mu?
  • Birine sahip olmaya çalışmak, aslında kendimizi sahiplenemediğimizin bir işareti mi? Kendi ayaklarımız üzerinde duramadığımızda mı başkasına tutunma ihtiyacı hissederiz? İç dünyamızdaki boşlukları, bir başkasını ele geçirerek mi doldurmaya çalışıyoruz?
  • Kendi arzumuza hükmedemediğimizde, neden ötekinin arzusuna tahakküm etmeye çalışırız? Kendi istek ve duygularımızla baş edemediğimizde, kontrolü karşı tarafta aramak nasıl bir illüzyon sağlar? Belki de kendi kaosumuzu yönetemediğimizde, partnerimizin hayatını düzenleyerek bir düzen hissi yaratmaya çabalıyoruz  peki bu adil mi?
  • Gerçek sevgi, kıskançlığı ne kadar içerir? Seven insan kıskanır derler, ama bunun bir sınırı olmalı. Kıskançlık tamamen yok edilebilir mi, yoksa dozunda bir kıskançlık sevginin doğal bir parçası mıdır? Eğer öyleyse, ne zaman sağlıklı rekabet duygusundan çıkıp yıkıcı bir güvensizliğe dönüşür?

Bu sorular, tek bir doğru cevabı olmayan, bireyselliğin yanı sıra her ilişkinin dinamiklerine göre farklı yanıtlar bulabileceğimiz sorulardır. Her birimiz bu soruların yanıtlarını kendi deneyimlerimizde ararız. Sevgi bize kendimizi güvende, değerli, özgür hissettirebilir. Ancak aynı sevgi, yanlış ellere düştüğünde veya yanlış anlaşıldığında tutsak edici bir sahiplik hissine de dönüşebilir.

Sevginin Özüne Dair Son Bir Söz

Belki de en sonunda varmamız gereken nokta sevginin, ötekinin varlığını gerçekten tanımak olduğudur. Sevdiğimiz kişinin bizden ayrı bir birey olduğunu, kendi istekleri, ihtiyaçları, özgür iradesiyle var olduğunu kabul etmektir. Onun öznelliğine alan açtığımız ölçüde sevgi gerçek anlamını bulur. Sahip olma arzusu ise sevginin tersi yönde işler ötekinin varlığını tanımak yerine onu kendi zihnimizdeki bir kalıba sokmaya, onu nesneleştirmeye yönelir. Sahip olmak, sevdiğimiz kişiyi zihinsel olarak silmek, onu özgün bir birey olmaktan çıkarıp bizim bir uzantımız haline getirmek demektir. Halbuki birine gerçekten aşık olduğumuzda, onun özgün varlığını, bizden ayrı fakat bizimle beraber olabilecek bir kişi olduğunu içtenlikle kabulleniriz.

Şüphesiz ki sevgi, risk almayı gerektirir. Sevdiğimiz kişiyi kaybetme riskini göze alabilecek kadar cesur olduğumuz yerde başlar gerçek sevgi. Çünkü ancak o zaman karşımızdakini zorla elimizde tutmaya çalışmayız. Onun gitme ihtimali olsa bile kalmayı seçmesine saygı duyarız. Belki de gerçek sevgi, kaybetme riskini göze alabildiğimiz yerde başlar. Birini sahiplenmeye kalkışmadan sevebilmek, onu özgür bıraktığımızda da bizimle olabileceğine güvenmek… İşte bu, kolay elde edilmeyen ama üzerine düşünmeye değer bir düşünceler dizisidir.

Şüphesiz ki hepimiz sevilmek ve güvende hissetmek isteriz. Sevgi mi, sahip olmak mı ikilemi ise bu isteğin karanlık yüzünde belirmektedir. Her birimiz ilişkilerimizde “Sana ait olmak istemem, ama seninle olmak isterim” içsel dengesini bulmaya çalışırız. Karşımızdaki insanı aitimiz kılmadan, onun biricikliğini boğmadan, onunla derin bir bağ kurabilmek… Romantizmin psikanalitik haritasına yönelik yapılacak ufacık bir aydınlatmada belki de en kritik rotalardan biri budur. Sevgi, ötekinin öznelliğine yer açtıkça güzelleşir. Sahip olma hırsı ise o öznelliği yok ettikçe ilişkiyi çoraklaştırır. Unutmamak gerekir ki savaşların aksine bir kalbi kazanmak, onu fethetmek değil, onu anlamak ve ona alan vermektir.

Klinik Psikolog Sercan YILMAZ, ihtiyaçların merkeze alındığı, güvenli, etik ve bilimsel temellere dayalı psikoterapi hizmeti sunmaktadır. Başvurular gizlilik esasına göre değerlendirilmektedir.

İletişim