Sorumlu olduğumuz bir çalışmanın son teslim tarihinden hemen önceki o tuhaf, gerilim dolu anın evrensel bir çekiciliği vardır. Zamanın hem bir cellat hem de bir kurtarıcı gibi davrandığı, adrenalinin zihni berraklaştırdığı ve haftalardır, hatta aylardır ertelenen işlerin mucizevi bir şekilde birkaç saat içinde tamamlandığı o an. Bu deneyim, günümüz insanının hayatında o kadar yaygındır ki, genellikle basitçe tembellik, iradesizlik veya kötü zaman yönetimi gibi etiketlerle geçiştirilmektedir. Ancak yüzeydeki basitliğin altında, zihnimizin derinliklerinden gelen karmaşık bir mesaj, bilinçdışı bir tiyatro yatabilir. Erteleme, yalnızca bir alışkanlık değil aynı zamanda bir semptomdur.
Bu davranış, yalnızca bireysel bir başarısızlık olarak görülmemelidir. Aynı zamanda, sürekli verimlilik ve ölçülebilir başarı talep eden bir kültürün dayattığı amansız yapma haline karşı pasif bir direniş, varoluşun olma haline sığınma çabası olarak da okunabilir. Rus edebiyatının unutulmaz karakteri Oblomov’un eylemsizliğinde yankılanan bu direniş, modern insanın ruhunda da kendine bir yer buluyor. Erteleme, bu bağlamda, zamanın metalaştırılmasına ve hayatın her anının bir performans beklentisine dönüştürülmesine karşı bilinçdışı bir isyan gibi görünmektedir.
Psikanalitik bakış açısı, bu yaygın ve çoğu zaman çokta önemsenmeyen bu davranışın ardındaki gizli anlamları aydınlatabilmek için bizlere güçlü bir araç olabilme potansiyeline sahiptir. Ertelemeyi, basitçe ortadan kaldırılması gereken bir kusur olarak değil, adeta anlaşılması gereken bir dil olarak görmektedir. Bu dilin yapısını, Sigmund Freud’un tanımladığı dürtüsel çatışmalarda, haz ve gerçeklik ilkeleri arasındaki gerilim ve acımasız bir içsel yargıç olarak tanımladığı üstbenlik (süperego) kavramlarında buluruz. Sandor Ferenczi gibi Freud sonrası düşünürler ise, çocukluğun bazı dönemlerinden miras kalan kontrol ve meydan okuma dinamikleriyle bu literatürü daha da zenginleştirmektedir.
Tüm bu dramı, sadece klinik kavramlarla değil, aynı zamanda toplumsal ruhumuzda yaşayan mitolojik ve edebi arketiplerle de anlamak mümkündür. Kayasını sonu gelmeyen şekilde tepeye yuvarlayan Sisifos’un absürt döngüsünü, bitmeyen görevler listemizin bir örneği olarak düşünebiliriz. Yaratıcılığının (ateşin) bedelini sonsuz bir işkenceyle ödeyen Prometheus, başarı korkumuzun ve kendimizi sabote etme eğilimimizin mitlerdeki örneğidir. Ve Herman Melville’in Katip Bartleby’sinin o unutulmaz “yapmamayı yeğlerdim” ifadesi, ertelemenin en radikal ve felsefi boyutunu, otoriteye ve varoluşun kendisine karşı bir geri çekilmeyi özetlemektedir.
Bu denemeyi yazmamın amacı, ertelemeyi yenmek için hızlı çözümler veya pratik ipuçları sunmak değildir. Aksine, bu karmaşık ve çok katmanlı davranışın bilinçdışı kökenlerine inmeyi deneyerek, okuyucuyu içsel manzarası üzerine düşünmeye davet etmektir. Ertelemenin, kim olduğumuza, neden korktuğumuza ve en derinlerde neyi arzuladığımıza dair sunduğu ipuçlarını gözden geçirmek için fırsat sunmaktır.
Erteleme davranışının kökenlerini anlamak için, ruhsal aygıtın en temel işleyiş prensiplerine, Sigmund Freud’un formüle ettiği o ilk çalışmalarına dönmek gerekmektedir. Freud’a göre ruhh, birbiriyle sürekli etkileşim ve çatışma halinde olan üç yapıdan oluşmaktadır. Bunlar; id, ego ve süperegodur. Erteleme, bu üçlü arasındaki dinamik gerilimin en gündelik ve en görünür çatışmalarından biridir.
Sahnenin en eski ve en ilkel oyuncusu, id’dir. Tamamen bilinçdışında işleyen id, dürtülerin, arzuların ve ilkel ihtiyaçların deposudur. Zaman, mantık veya ahlak tanımaz. Yalnızca haz ilkesi ile yönetilir. Bu ilke, gerilimi derhal boşaltmayı, acıdan kaçınmayı ve hazzı anında elde etmeyi emretmektedir. Bebeklik döneminde ruhsal yaşam neredeyse tamamen id’in ve haz ilkesinin egemenliği altındadır. Bebek, acıktığında, üşüdüğünde veya rahatsız olduğunda ihtiyacının hemen giderilmesini arzular. Bekletme, erteleme onun dünyasında bir anlam ifade etmez. Bu, her birimizin içindeki o hiç büyümeyen, her şeyi “şimdi ve hemen” isteyen parçanın sesi olarak yankılanmaktadır.
Ancak bebek büyüdükçe, dış dünyanın talepleri ve kısıtlamalarıyla yüzleşir. İhtiyaçların her zaman anında karşılanamayacağını, bazı hazların ertelenmesi gerektiğini öğrenir. İşte bu noktada, ruhun ikinci büyük yapısı olan ego gelişir. Ego, id’in kör talepleri ile dış dünyanın koşulları arasında arabuluculuk yapar. Onun yönetim ilkesi, gerçeklik ilkesidir. Gerçeklik ilkesinin amacı, hazzı yok etmek değil, onu ertelemektir. İd’in dürtüsel enerjisini, doyum için uygun bir nesne veya koşul bulunana kadar askıya almak ve yönetmektir. Olgunlaşma süreci, esasen haz ilkesinin mutlak egemenliğinden, gerçeklik ilkesinin arabuluculuğuna doğru sancılı bir şekilde yol alır.
Bu temel çatışma zemininde erteleme, haz ilkesinin gerçeklik ilkesine karşı kazandığı geçici bir zafer olarak belirmektedir. Yapılması gereken bir görev bir rapor yazmak, bir sınava çalışmak, zorlu bir konuşma yapmak genellikle bir miktar hazsızlık veya potansiyel acı içermektedir. Bu noktada id, “Bu acı verici, bundan kaçın!” diye bağırır. Ego’nun görevi ise “Evet, bu şimdi tatsız olabilir ama uzun vadede daha büyük bir haz (başarı, takdir) veya daha büyük bir acıdan (işten atılma, sınıfta kalma) kaçınmayı sağlayacak, o yüzden sabretmeliyiz” diyebilmektir. Erteleyen kişi, egonun bu mantıklı sesini bastırır ve idin çağrısına uyar. O anki daha kolay, daha keyifli bir aktiviteye internette gezinmek, bir dizi izlemek, arkadaşlarla sohbet etmek gibi aktivitelere yönelerek görevin getireceği tatsızlıktan anlık olarak kaçınır.
Bu durum, yalnızca bir irade zayıflığı değil, daha derin bir psikodinamik sürecin işareti olma görevini üstlenmektedir. Bu, bir nevi yas tutmayı reddetmektir. Haz ilkesinin egemen olduğu bebeklik dünyasından, gerçeklik ilkesinin hüküm sürdüğü yetişkin dünyasına geçiş, bir kayıp deneyimidir. Bu, her arzunun anında karşılandığı, bireyin dünyanın merkezinde olduğu o narsisistik ve kudretli konumun kaybıdır. Olgunlaşmak, bu kayıp cennetin yasını tutmayı ve sınırların, çabanın ve gecikmenin olduğu bir gerçekliği kabul etmeyi gerektirir. Erteleme, bu yas sürecine karşı bilinçdışı bir direniştir. Ertelenen her görevle birlikte, kişi gerçekliğin taleplerini geçici olarak askıya aldığı, sınırların ve sonuçların olmadığı, haz ilkesinin hala hüküm sürdüğü küçük bir fantezi balonu yaratmaktadır. O balonda, her şeyin mümkün olduğu ve hiçbir şeyin zorunlu olmadığı o kayıp bebeklik kudreti fantezisi bir anlığına yeniden canlanır. Teslim tarihi yaklaştıkça artan kaygı, işte bu fantezi balonunu delen gerçekliğin iğnesi gibidir. Göreve başlamak, sadece o işi yapmak anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda sınırları olan ölümlü bir varlık olduğunu, her şeyi anında ve zahmetsizce elde edemeyeceğini, o narsisistik cennetin geri dönülmez bir şekilde kaybedildiğini sembolik olarak kabul etmek anlamına da gelmektedir.
Eğer erteleme sadece hazza yönelip acıdan kaçmakla ilgili olsaydı, genellikle önemsiz ve keyifsiz işleri erteler, önemli ve potansiyel olarak ödüllendirici olanlara ise hevesle sarılırdık. Ancak bu zamana kadar sahip olunan klinik deneyim ve yapılan gündelik gözlemler, tam tersi bir tabloyu ortaya koymaktadır. Çoğu zaman ertelenenler, kariyerimiz, ilişkilerimiz veya kişisel gelişimimiz için en hayati olan, en çok önem verdiğimiz görevler olabilmektedir. Bu durum da üçüncü ve belki de en karmaşık oyuncunun, süperegonun, yapılanmaya dahil olmasıyla daha anlaşılır hale gelmektediir.
Süperego, çocuklukta ebeveynsel ve toplumsal otoritelerin, kuralların, yasakların ve ideallerin içselleştirilmesiyle oluşan yapıdır. O, bizim içimizdeki yargıç, vicdan ve ahlak bekçisi gibidir. Bir yandan bizi daha iyiye, ideale doğru iterken diğer yandan da acımasız bir eleştirmene, bir tirana dönüşebilir. Ertelemenin arkasındaki en güçlü dinamiklerden biri, işte bu cezalandırıcı ve mükemmeliyetçi süperegodur. Bu tiran, “Bu rapor mükemmel olmalı”, “Asla hata yapmamalısın”, “Herkesi etkilemelisin gibi ulaşılması imkânsız standartlar belirler. Bu yüksek standartlar, görevi devasa bir beklenti dağına dönüştürür. Birey, bu dağa tırmanmanın imkânsızlığı karşısında ezilir. Bilinçdışı düzeyinde, bu mükemmelliğe asla ulaşılamayacağı inancı yatar. Bu noktada erteleme, dahiyane bir savunma mekanizması olarak devreye girer. Göreve hiç başlamayarak veya onu son ana sıkıştırarak kişi aslında süperegonun kaçınılmaz ve acımasız eleştirisinden korunmaya çalışır. Başarısızlık durumunda mazeret hazırdır. “Yeterince zamanım olmadı.” bu rasyonalizasyon, “Eğer yeterli zamanım olsaydı, kesinlikle mükemmel bir iş çıkarırdım” fantezisini canlı tutarak, kırılgan benlik saygısını korur. Zaman yönetiminde başarısız olmak, yetenekte veya kişilikte başarısız olmaktan çok daha katlanılabilir bir yenilgidir. Bu, mükemmeliyetçiliğin karanlık yüzüdür. Standart ne kadar yüksekse, eyleme geçme felci de o kadar büyük olur.
Bu dinamiğin bir diğer yüzü, başarı korkusudur. Başarı, bilinçdışı düzeyde tehlikeli olarak kodlanmış olabilir. Başarılı olmak, kişiyi ait olduğu aile veya sosyal çevreden ayırabilir. Onlara ihanet etmek, onları geride bırakmak gibi bir suçluluk duygusu yaratabilir. Ya da başarı, beraberinde daha fazla sorumluluk, daha fazla beklenti ve hiç bitmeyecek bir performans baskısı getireceği korkusunu tetikleyebilir. Bu durumlarda erteleme kendini sabote etme eylemi olarak işlev görür. Kişiyi, bilinçdışı olarak tehlikeli bulduğu başarıdan koruyarak, onu güvenli ama tatminsiz bir alanda tutar.
Kendini sabote etme eğilimi, Freud’un ahlaki mazoşizm ve bilinçdışı suçluluk duygusu kavramlarıyla daha da derin bir anlam kazanmaktadır. Freud’a göre bazı bireyler, kökeni genellikle çözülmemiş çocukluk çatışmalarına (özellikle ödipal döneme) dayanan derin bir suçluluk duygusu taşırlar. Bu bilinçdışı suçluluk, bir ceza ihtiyacı doğurur. Kişi, bu içsel gerilimi dindirmek için kendini cezalandıracak durumlar yaratır. Başarısızlığa, mahcubiyete ve strese yol açan erteleme, bu bilinçdışı ceza arzusunu tatmin etmek için mükemmel bir araç haline gelir. Terapide bazen gözlemlenen ve olummsuz terapötik reaksiyon olarak adlandırılan durum da bu dinamiğin bir örneğidir: Hasta, iyileşme belirtileri gösterdiğinde, yani başarılı olmaya başladığında, durumu aniden kötüleşir. Çünkü iyileşmek, bilinçdışı suçluluk duygusunu ve ceza ihtiyacını alevlendirmektedir ve kişi kendini yeniden cezalandırmak için semptomlarına geri dönmektedir.
Aşağıdaki tablo, süperegonun erteleyen bireyi nasıl ikili bir kıskaçta tuttuğunu özetler nitelikte bir örnektir. Bknz. Tablo1.
Tablo 1. Üstbenliğin Ertelemedeki İkili Kıskacı
Üstbenliğin Emri/Yasağı | Bilinçli Deneyim/Rasyonalizasyon | Bilinçdışı Korku/Kaygı | Sonuçlanan Erteleme Davranışı |
Mükemmel olmalısın. / Asla hata yapmamalısın. | Yüksek standartlarım var. / En doğru anı bekliyorum. | Yetersizlik ve utanç korkusu. / Eleştirilme ve reddedilme korkusu. | Göreve hiç başlamama. / Aşırı planlama ama eyleme geçmeme. |
Başarılı olursan sevdiklerini geride bırakırsın. | Bu iş benim için o kadar da önemli değil. | Başarının getireceği suçluluk ve yalnızlık korkusu. | Dikkati dağıtacak aktivitelere yönelme. |
Her şeyi kontrol altında tutmalısın. | Baskı altında daha iyi çalışırım. | Kontrolü kaybetme korkusu. / Başkalarının yargısına maruz kalma korkusu. | Son dakika paniğiyle baştan savma iş yapma. |
Yukarıdaki tabloda ertelemenin ardındaki görünüşteki çelişkili güçler açıkça yer almaktadır. Süperego, bir yandan “mükemmel ol” diye emrederken, diğer yandan “zaten olamayacaksın, o yüzden deneme bile” telkinleriyle karşılaşır. Bu, “kendiliğinden ol!” veya “çaba harcamadan mükemmelliğe ulaş!” gibi birbiriyle çelişen paradokslarla dolu bir durumdur. Bu buyruğa uymaya yönelik her girişim, onu imkânsız kılan bir kaygı yaratmaktadır. Çünkü mükemmellik arayışı, yaratıcılığın ve çalışmanın doğal, kendiliğinden akışını engellemektedir. Birey bu imkansız talep karşısında donakalır, çünkü her eylem, daha yapılmadan önce kusurlu olma potansiyeliyle yargılanmıştır. Erteleme, sadece görevi ertelemek değil aynı zamanda içimizdeki tiranın kaçınılmaz ve acımasız yargısını ertelemektir.
Erteleme davranışının kökenlerini araştırırken, Freud’un öğrencisi ve aynı zamanda en ciddi eleştirileri getiren eleştirmenlerinden biri olan Sándor Ferenczi’nin ve Karl Abraham gibi diğer erken dönem psikanalistlerin katkıları, bize farklı ve bir o kadar da sağlam altyapı sunan bir bakış açısıı sunmaktadır. Bizi ruhsal gelişimin daha erken bir evresine, yaklaşık 1 ila 3 yaş arasına denk gelen ve kişilik yapısının temel taşlarının döşendiği anal döneme götürmektedir.
Anal dönemin merkezindeki psikoseksüel çatışma, dışkılama işlevi etrafında dönmektedir. Çocuk bu dönemde, hayatında ilk kez içsel bir dürtüyü (boşaltım ihtiyacı) dışsal bir otoritenin (ebeveynin tuvalet eğitimi talepleri) beklentileriyle dengelemeyi öğrenir. Bu süreç, çocuğun ruhsal dünyasında iki temel zevk kaynağı ve çatışma ekseni yaratmaktadır. Bunlar dışa atma ve tutmadır. Bu süreç, çocuğun ilk özerklik savaşıdır. Dışkısını vererek ebeveynini memnun edebilir veya onu tutarak onlara meydan okuyabilir. Bu dönemdeki deneyimler ve saplanmalar, Freud’un “anal karakter” olarak tanımladığı ve temel özellikleri düzenlilik, cimrilik ve inatçılık olan kişilik yapısının temelini oluşturmaktadır.
Psikanalist Paula Heimann, bu dinamiğin erteleme davranışıyla olan derin bağlantısını oldukça net ve çarpıcı bir şekilde ortaya koymuştur. Heimann’a göre, tutma eyleminden alınan haz, ertelemenin doğrudan bir öncülüdür. Ertelemek, tıpkı çocuğun dışkısını içinde tutması gibi, bir görevi, bir ürünü, bir fikri içeride tutmaktır. Bu, onu dış dünyanın yargılayıcı bakışlarından korumak, üzerinde mutlak bir kontrol ve sahiplik iddiasında bulunmaktır.
Bu analojiyi daha da ileri götürdüğümüzde, ertelemenin pasif-agresif bir direniş ve otoriteye karşı bir meydan okuma olduğu netleşir. Tamamlanıp teslim edilen bir ödev veya proje, artık bireyin kontrolünden çıkmış, öğretmenin, patronun veya genel olarak ötekinin malı olmuştur. Artık eleştiriye, değerlendirmeye ve yargıya açıktır. Oysa tamamlanmamış, ertelenen görev, hala sahibinin mülkiyetindedir. O, kusursuz olma potansiyelini içinde barındıran, üzerinde tam bir kontrol fantezisinin sürdürülebildiği bir nesnedir. Erteleyen kişi, “Sana istediğin şeyi istediğin zamanda vermeyeceğim. Kontrol bende.” diyerek bilinçdışı bir zafer kazanır. Bu, tuvalet eğitimindeki çocuğun, ebeveynin beklentisine karşı kendi bedeninin ve ürününün kontrolünü elinde tutarak yaşadığı o ilkel kudret hissiyatının bir tekrarı gibi değerlendirilmektedir.
Ertelemenin psikodinamik haritasını daha da derinleştirdiğimizde, karşımıza Freud’un en tartışmalı ve belki de en karanlık kavramları çıkar. Yaşam ve ölüm dürtüleri. Freud, geç dönem çalışmalarında, insan ruhunun iki temel ve karşıt güç tarafından yönetildiğini öne sürdü: Eros (yaşam dürtüsü) ve Thanatos (ölüm dürtüsü). Bu iki güç ertelemenin en inatçı ve kendi kendini yıkan doğasını anlamak için güçlü bir çerçeve sunabilme potansiyelinde gibi görünmektedir.
Eros, birleştirme, inşa etme, bağ kurma ve daha karmaşık yaşam formları yaratma yönündeki dürtüdür. Sevgide, yaratıcılıkta, üretkenlikte ve hayatta kalma mücadelesinde kendini göstermektedir. Bir göreve başlamak, fikirleri bir araya getirmek, bir metin oluşturmak, bir projeyi tamamlamak gibi eylemlere birer Eros eylemidir. Parçaları birleştirir, bir yapı kurar ve yeni bir bütün ortaya çıkarırlar.
Thanatos ise bunun tam tersidir. O, çözülme, parçalanma, yıkım ve nihayetinde tüm gerilimin ortadan kalktığı inorganik durağanlığa, yani ölü hale geri dönme yönündeki sessiz ama amansız bir eğilimdir. Thanatos, doğrudan bir “ölme arzusu” olarak değil, daha çok bir eylemsizlik, bir atalet, gerilimi sıfıra indirme çabası olarak ortaya çıkmaktadır. Erteleme, bu bağlamda Thanatos’un sessiz ve sinsi bir zaferidir. Yaratıcı eylemin gerektirdiği gerilimden (Eros) kaçınarak, eylemsizliğin, dağınıklığın ve potansiyelin yavaş yavaş çözülmesinin getirdiği o aldatıcı huzura sığınmaktır.
Kendini sabote etme ölüm dürtüsünün en açık ve trajik örneklerinden biridir. Birey, bilinçli düzeyde başarıyı, mutluluğu ve ilişkiyi arzularken, bilinçdışı bir güç onu sürekli olarak başarısızlığa, acıya ve yalnızlığa sürüklemektedir. Erteleme, bu kendini sabote etme senayosunun başrol oyuncusudur. Önemli bir sınavdan önceki geceyi anlamsız bir şekilde internette gezinerek geçirmek, terfi için kritik olan bir sunumu son ana bırakmak, bir ilişkiyi kurtarabilecek o önemli konuşmayı sürekli ertelemek gibi tüm bunlar, Thanatos’un yıkıcı isteklerinin Eros’un yapıcı çabalarına galip geldiği anlardır.
Bu kendini yıkan döngülerin neden bu kadar inatçı olduğunu açıklayan bir diğer kilit kavram ise Freud’un tekrarlama zorlantısıdır. Freud, hastalarının acı verici ve travmatik geçmiş deneyimlerini, bilinçli olarak istememelerine rağmen, hayatlarının farklı alanlarında tekrar tekrar canlandırdıklarını gözlemlemiştir. Bu, geçmiş travmayı hatırlamak yerine onu “tekrar etme” yoluyla işlemeye yönelik bilinçdışı bir çabadır. Amaç, bu kez durumu kontrol altına almak, pasif bir kurban olmaktan çıkıp aktif bir fail olmaktır ancak bu girişim neredeyse her zaman aynı acı verici sonla bitmektedir.
Erteleme, bu zorlantının bir örneği olabilir. Geçmişte yaşanan başarısızlık, yetersizlik, eleştirilme veya kontrol kaybı deneyimleri, ertelenen her yeni görevde tekrarlanır. Kişi, başarının getireceği yeni ve bilinmez kaygıdansa, başarısızlığın getireceği o eski, tanıdık ve bir anlamda güvenli acıyı tercih eder. Bu, ertelemenin neden mantığa bu kadar meydan okuduğunu açıklar. Mesele mantıklı bir seçim yapmak değil, ruhsal ekonomideki daha derin, daha arkaik bir zorlantının karşı konulmaz çekimine kapılmaktır.
Bu noktada, erteleme sırasında yaşanan kaygının doğası da farklı bir anlam kazanır. Bu, sadece görevle ilgili bir performans kaygısı değildir. Daha derinde, egonun, Thanatos’un ham ve aracısız çekimi karşısında maruz kaldığı varoluşsal bir acı çekme halidir. O son dakikada ortaya çıkan panik ve hummalı çalışma ise hayatta kalma içgüdüsünün son bir çabayla yüzeye çıkmasıdır. Bu, ruhu ele geçiren eylemsizliğe, atalete ve kendini yok etme eğilimine karşı verilen umutsuz bir savaştır. Son teslim tarihi (gerçeklik) yaklaştığında, tehdit artık sadece kötü bir not veya patronun azarını işitmek değil, benliğin sembolik olarak yok olması, başarısızlığın mutlak zaferidir. Bu varoluşsal tehdit, yaşam içgüdülerinden gelen muazzam bir karşı tepkiyi tetikler. Panik, adrenalin ve çılgınca çalışma, sadece zamanı yönetme çabası değildir. Ruhsal bir kendini yok etme dürtüsünden kıl payı kurtulma mücadelesidir. Görev tamamlandığında hissedilen o yoğun rahatlama, sadece işin bitmesinden kaynaklanan bir ferahlama değil aynı zamanda psişik bir intihardan kurtulmuş olmanın verdiği o derin ve varoluşsal rahatlamasıdır. Bu, son dakika heyecanının neden bu kadar yoğun ve hatta bağımlılık yapıcı olabildiğini açıklamaktadır.
Psikanalizin soyut kavramları, edebiyatın ve mitolojinin somut karakterlerinde canlı bir hal kazanır. Ertelemenin, kendini sabotajın ve eylemsizliğin ruhsal dinamikleri, bu ölümsüz arketiplerin hikayelerinde canlı birer portreye dönüşür. Onların trajedileri, bizim gündelik mücadelelerimizin abartılı ve aydınlatıcı birer örneğidir.
Herman Melville’in Kâtip Bartleby’si, ertelemenin belki de en radikal ve felsefi yüzüdür. Wall Street’in mekanik ve ruhsuz dünyasında, kendisine verilen her görevi o meşhur “Yapmamayı yeğlerdim” cümlesiyle reddeder. Bartleby’nin reddi, basit bir tembellik veya inatçılık değildir. O, sadece görevi değil, görevin ardındaki tüm sistemi, otoritenin mantığını ve varoluşun kendisinden talep edilenleri reddedtmektedir. Onun eylemsizliği, anal tutuculuğun örneğidir. Hiçbir şey “vermez”, hiçbir şeyi “dışarı bırakmaz”. Kendini büronun duvarları arasına, sonra da hapishanenin duvarları arasına hapsederek, dış dünyaya karşı mutlak bir pasif direniş sergiler. Bartleby, taleplerle dolu bir dünyaya karşı “hayır” demenin en saf, en mutlak ve en trajik halidir. Onun hikayesi, ölüm dürtüsünün haz ilkesini de gerçeklik ilkesini de aşarak varoluşun kendisini durma noktasına getirdiği bir nihilizmdir.
İvan Gonçarov’un Oblomov’u ise, ertelemenin daha regresif, daha nostaljik bir yüzüdür. Yatağından ve sabahlığından ayrılmayı reddeden Oblomov, eylem, sorumluluk ve çatışma dolu yetişkin dünyasından kaçarak, bir fantezi alemine sığınmaktadır. Onun meşhur “Oblomovka Rüyası”, bu kaçışın anahtarıdır. Bu rüya, her ihtiyacının anında karşılandığı, annesinin ve dadısının şefkatiyle sarmalandığı, hiçbir çaba ve mücadelenin gerekmediği o ilkel, narsisistik çocukluk cennetine bir geri dönüştür. Oblomov’un tembelliği, haz ilkesinin gerçeklik ilkesi üzerindeki zaferidir. O, sadece işlerini değil, aşkı, sosyal hayatı ve sonuçta yaşamın kendisini ertelemektedir. Onun eylemsizliği, kaybedilmiş o simbiyotik birliğe, anneyle bütün olunan o oral döneme duyulan bilinçdışı bir özlemi sunmaktadır.
Yunan mitolojisindeki Prometheus, ertelemenin ardındaki suçluluk ve kendini sabote etme dinamiklerinin güçlü bir arketipidir. İnsanlığa tanrılardan ateşi (bilgiyi, yaratıcılığı, bilinci) çalan bu titan, cüretinin bedelini bir kayaya zincirlenip karaciğerinin her gün bir kartal tarafından yenmesiyle ödemektedir. Prometheus, potansiyelini gerçekleştiren, yaratıcı eylemde bulunan bireyin, cezalandırıcı bir üstbenlik (Zeus ve kartalı) tarafından nasıl acımasızca cezalandırılabileceğine dair bilinçdışı fanteziyi simgelemektedir. Erteleyen kişi, çoğu zaman kendi ateşini çalmaktan, yani yeteneklerini ve potansiyelini tam olarak ortaya koymaktan korkar. Çünkü bu yaratıcı eylemin, içindeki o acımasız yargıcın saldırısını tetikleyeceğinden, onu suçlulukla, yetersizlik hissiyle ve utançla deşeceğinden endişe duyar. Bu nedenle, potansiyelini içinde tutarak, ateşi çalmayarak, kendini bu sonsuz işkenceden korumaya çalışmaktadır. Prometheus’un öyküsü başarı korkusunun ve kendini sabote etmenin mitlerdeki en trajik örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Son olarak, Sisifos Miti, ertelemenin döngüsel, anlamsız ve yorucu doğasının mükemmel bir metaforunu sunmaktadır. Tanrıları kandırdığı için bir kayayı sonsuza dek bir tepenin zirvesine itmekle cezalandırılan, ancak tam zirveye ulaştığında kayanın her seferinde geri yuvarlanmasına tanık olan Sisifos, bitmeyen yapılacaklar listeleriyle, her tamamlandığında yeniden başlayan projelerle dolu modern hayatın bir simgesidir. Albert Camus’nün varoluşçu yorumu, bu mite devrimci bir bakış açısı getirmiştir. Camus’ya göre Sisifos’un durumu, insanın anlam arayışıyla evrenin anlamsız sessizliği arasındaki çatışmayı, yani absürdü temsil etmektedir. Bu absürt durumdan kaçış bulunmamaktadır. Ancak Camus, “Sisifos’u mutlu hayal etmek gerekir” der. Sisifos’un mutluluğu, kaderine başkaldırmasında yatmaktadır. O, kayayı iterken, bu anlamsız eylemin bilincine vararak ve onu sahiplenerek tanrılara meydan okur. Bu, erteleme döngüsündeki birey için bir umut ışığıdır. Görevlerin anlamsızlığı veya sonsuzluğu karşısında pes etmek yerine, mücadelenin kendisine, çabanın kendisine bir anlam yüklemek, bilinçsiz bir zorlantıyı bilinçli bir eyleme dönüştürmek mümkündür.
Bu dört örnek, erteleyen ruhun farklı duraklarını veya potansiyel yolculuğun yol haritasını sunmaktadırr. Oblomov’un anne rahmine dönme fantezisinden, Bartleby’nin inatçı reddedişine, Prometheus’un yaratıcılık korkusuyla felç olmasına ve nihayetinde Sisifos’un bilinçli başkaldırı potansiyeline uzanan bir yoldur bu. Onlar, ertelemenin sadece bir davranış bozukluğu değil, aynı zamanda derin bir varoluşsal ve ruhsal sorgulama olduğunu bize hatırlatma görevini üstlenmektedir.
Kısa bir şekilde ele aldığım bu psikanalitik keşif yolculuğunun sonunda, ertelemenin basit bir çözümü olmadığı aşikârdır. Onu ortadan kaldırmayı vaat eden reçeteler, “5 adımda ertelemeyi yenin” türünden tavsiyeler, semptomun altında yatan zengin ve karmaşık anlamı, ruhun acı dolu ama bir o kadar da yaratıcı iletişim çabasını yok saymaktadır. Erteleme, bir zayıflık işareti olmaktan çok, çözülmemiş bir içsel çatışmanın, karşılanmamış bir arzunun, ifade edilememiş bir öfkenin veya derindeki bir korkunun habercisidir.
Bu nedenle, nihai mesaj ertelemeyi bırakmak değil, belki de ertelemeyi dinlemektir. Kendi erteleme anlarımıza sorgulayarak yaklaşmak, merakla ve yargılamadan sormak gerekir “Şu anda tam olarak neyden kaçıyorum? Bu eylemsizlik bana hangi gizli hazzı, hangi fantezik kudreti sunuyor? Kime veya neye karşı bu kadar inatçı bir direniş içindeyim? Başarılı olursam neyi kaybetmekten korkuyorum? Bu eylemsizlik, geçmişimdeki hangi tanıdık senaryoyu yeniden canlandırıyor?” Bu soruların cevapları, genellikle rahatsız edicidir, çünkü bizi haz ilkesinin konforlu sığınağından çıkarıp, içimizdeki katı değer yargılarıyla, kayıplarla ve en temel dürtülerimizle yüzleşmeye zorlamaktadır.
Sisifos metaforuna geri dönecek olursak; kaya her zaman orada olacaktır. Modern hayatın talepleri, içsel çatışmaların ağırlığı, üstbenliğin acımasız yankıları, bitmeyen görevler… Bunlar, insanlık durumunun bir parçasıdır. Gerçek özgürleşme, kayadan sihirli bir şekilde kurtulmakta değil, onu iterkenki duruşumuzu, niyetimizi ve bilincimizi değiştirmekte yatmaktadır. Bilinçsiz bir zorlantıyı, absürdün farkında olarak sahiplenilen bilinçli bir mücadeleye dönüştürmek kaderi bir seçime çevirmektir.
Erteleme, belki de bireyin, kendi hikayesini yazmak için ihtiyaç duyduğu boş sayfadır. O boşluğun kaygısına katlanıp, bize söylemeye çalıştıklarını duyabildiğimizde, son dakikanın paniğiyle değil, kendi zamanımızın bilgeliğiyle harekete geçme olasılığı doğar. Bu, cevapları hazır almak değil, kendi varoluşumuzun en temel sorularını sormaya cesaret etmektir. Ve bu, her türlü terapötik yolculuğun ve kendini anlamanın özündeki başlangıç noktası olarrak yer alabilir.
Abraham, K. (1927). Contributions to the theory of the anal character. In D. Bryan & A. Strachey (Trans.), Selected papers on psycho-analysis (pp. 370-392). Hogarth Press. (Orijinal çalışma 1921’de yayımlandı)
Camus, A. (1955). The myth of Sisyphus and other essays. (J. O’Brien, Trans.). Alfred A. Knopf. (Orijinal çalışma 1942’de yayımlandı)
Carveth, D. L. (2014). Civilization and Its Discontents A Kleinian Re-View. Clio’s Psyche, 21(3), 328-333.
Fenichel, O. (1945). The psychoanalytic theory of neurosis. W. W. Norton & Company.
Ferenczi, S. (1930). Notes and fragments. In M. Balint (Ed.), Final contributions to the problems and methods of psycho-analysis. Hogarth Press.
Ferenczi, S. (1988). The clinical diary of Sándor Ferenczi. (J. Dupont, Ed.; M. Balint & N. Z. Jackson, Trans.). Harvard University Press. (Orijinal çalışma 1932’de yayımlandı)
Ferrari, J. R., Johnson, J. L., ve McCown, W. G. (1995). Procrastination and task avoidance: Theory, research, and treatment. Plenum Press.
Freud, S. (1955). Beyond the pleasure principle. In The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud, Volume XVIII (1920-1922): Beyond the pleasure principle, group psychology and other works (pp. 1-64). Hogarth Press. (Orijinal çalışma 1920’de yayımlandı)
Freud, S. (1955). Mourning and melancholia. In The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud, Volume XIV (1914-1916): On the history of the psycho-analytic movement, papers on metapsychology and other works (pp. 237-258). Hogarth Press. (Orijinal çalışma 1917’de yayımlandı)
Freud, S. (1959). Inhibitions, symptoms and anxiety. In The standard edition of the complete psychological works of Sigmund Freud, Volume XX (1925-1926): An autobiographical study, inhibitions, symptoms and anxiety, the question of lay analysis and other works (pp. 75-176). Hogarth Press. (Orijinal çalışma 1926’da yayımlandı)
Goncharov, I. (2008). Oblomov. (S. Pearl, Trans.). Alma Classics. (Orijinal çalışma 1859’da yayımlandı)
Heimann, P. (1962). Notes on the anal stage. International Journal of Psycho-Analysis, 43, 406–414.
Melville, H. (2016). Bartleby, the scrivener: A story of Wall-Street. Penguin Classics. (Orijinal çalışma 1853’te yayımlandı)
Roth, P. (2002). The superego. Icon Books.
Sorotzkin, B. (1985). The quest for perfection: Avoiding guilt or avoiding shame? Psychotherapy: Theory, Research, Practice, Training, 22(3), 564–571.
Tobin, J. (2025, January 29). The psychology of self-sabotage: How psychotherapy fosters positive change. James Tobin, Ph.D.
Vanheule, S. (2001). Inhibition: ‘I am because I don’t act’. The Letter: Lacanian Perspectives on Psychoanalysis, 23, 109-126.
Post Tags:
Klinik Psikolog Sercan YILMAZ, ihtiyaçların merkeze alındığı, güvenli, etik ve bilimsel temellere dayalı psikoterapi hizmeti sunmaktadır. Başvurular gizlilik esasına göre değerlendirilmektedir.