Küçük Kıskançlıkların Büyük Hikayesi

Küçük Kıskançlıkların Büyük Hikâyesi

Shakespeare’in Othello (1604/2004) trajedisinin 3. perde, 3.sahnesinde kıskançlık, tutkuyla beeslenip sahibini tüketen “yeşil gözlü bir canavar” olarak tasvir edilir. Büyük ihanetler ve fırtınalı aşk üçgenleri, elbette kıskançlığın en çarpıcı örneklerinden bazılarıdır. Peki ya gündelik hayatımızın küçük kıskançlıkları? Hani şu en iyi arkadaşımızın başkasıyla yakınlaştığını gördüğümüzde içimizde beliren ince sızı, veya bir grup sohbetinde dışarıda bırakıldığımızda yüreğimizde oluşan o hafif burukluk… Bu önemsiz gibi görünen anlık duyguların altında, belki de çocukluğumuzun derinliklerine uzanan büyük bir hikâye gizlidir. Bu yazıda, psikanalitik kuram ışığında özellikle Sigmund Freud ve Melanie Klein’ın görüşlerini temel alarak gündelik kıskançlıklarımızın bilinçdışı kökenlerini ve erken dönem psikolojik dinamiklerini incelemeyi amaç edindim. Deneme boyunca küçük ama tanıdık sahneler canlandırarak bu kuramsal fikirlerin iç dünyamızda nasıl hayat bulduğunu örneklemeye çalışacağım.

Haset ve Kıskançlık: Psikanalitik Çerçevede Tanımlar

Psikanalitik kuram, kıskançlık olgusunu açıklarken öncelikle haset (envy) kavramını ayırt etmeyi gerekli görür. Melanie Klein, haset ile kıskançlığı birbirinden ayırır. Haset, bir başkasının sahip olup tadını çıkardığı arzu edilir bir şeye karşı hissedilen öfkedir; haset eden kişi, ötekinin iyiliğini kıskanır ve onu elde etmeye veya bozup mahvetmeye yönelik bilinçdışı bir dürtü duyar (Klein, 1957). Haset, öznenin yalnızca tek bir kişiyle ilişkisini içerir ve en eski, en ilkel doyum kaynağı olan anneyle kurulan münhasır ilişkiye kadar geri gider (Klein, 1957). Yeni doğan bebek, annesinin şefkatini ve besleyici memesini kendine ait bir “iyi” olarak görür; annenin başkasına (örneğin bir başka kardeşe veya babaya) ilgi göstermesi, bebeğin zihninde haset ve öfke uyandırabilir. Klein’a göre haset, yaşamın başlangıcından itibaren faaliyet gösteren ilkel bir yıkıcı dürtüdür; ilk olarak doyuran memeye, ardından da anne-babanın birlikteliğine (ebeveynlerin cinsel “yaşamına”) yönelir (Bott Spillius vd., 2011). Haset, bireyin içinde doğuştan var olabilecek bir yıkıcılık potansiyelinin (ölüm dürtüsünün) dışavurumudur ve yaşam koşullarındaki olumsuzluklarla daha da şiddetlenir (Bott Spillius vd., 2011). Haset duygusuna kapılan bebek, doyum aldığı “iyi meme”yi hem tüketmek (içine alıp yok etmek) hem de kötüyle kirletip değersizleştirmek ister sanki annenin kendisine sunduğu iyiliği bozarak onun yaratıcılığını yok etmeye çalışır.

Kıskançlık ise hasete dayanmakla beraber ondan farklı ve daha örgütlenmiş bir duygudur. Kıskançlık en az üç kişiyi içeren bir ilişkiler dizimini barındırmaktadır: özne, sevilen nesne (örneğin sevgili, arkadaş, ebeveyn) ve bu nesnenin ilgisini çaldığı düşünülen bir rakip. Kıskançlık, öznenin hak ettiği sevgiyi veya ilgiyi bir başkasının aldığı (ya da alacağı) kaygısıyla belirmektedir; sevilen kişi “bir başkasına kaptırılmış” gibi hissedilmektedir. Gündelik dilde kıskançlık, bir kadın veya erkeğin, sevdiği kişinin başka biri tarafından elinden alındığı duygusunu yaşaması olarak tanımlanır (Niddam, ty.). Dolayısıyla kıskançlık her zaman ben, sevdiğim, ve aramıza giren o kişi arasındaki üçgeni içermektedir. Klein, kıskançlığın temelinde haset olsa da, kıskançlığın daha ileri bir gelişim düzeyine işaret ettiğini söyler; zira kıskançlıkta kişi artık bütün nesnelere yönelim göstermeye başlamıştır (Klein, 1957). Yani bebek sadece “iyi meme”yi parçalamak isteyen ilkel dürtülerle değil, belirli bir kişiyi (annesi, babası) bölünmemiş bir sevgi nesnesi olarak sahiplenmek ister ve onu bir rakiple paylaşmaya tahammül edemez hale gelir. Kıskanç kişinin hedefinde genellikle rakip vardır: Sevdiği objeyi “geri kazanmak” için öfkesini rakibe yöneltir, çünkü asıl derinlerde yatan haset duygusunu sevdiği objeye duyduğu kızgınlığı bilinçdışı olarak bastırır. Ancak kıskançlık, çoğu zaman haseti de rrakibin yerinde olana duyulan imrenme, rakibin sahip olduğu sevgiye özenme gibi gizliden gizliye barındırmaktadır. Bir diğer deyişle, kıskançlık “sahip olduklarını kaybetme korkusu” ile “başkasının sahip olduklarına imrenme”nin bir bileşimidir. Bu yönüyle kıskançlık, paylaşamama, sahiplenme arzusu, şüphe ve güvensizlik gibi pek çok duygu ve tutumu içinde barındırmaktadır (Niddam, ty.). Kültürel olarak bakıldığında, haset genellikle “aşağı” ve utanç verici bir duygu olarak görülürken, kıskançlığın yer yer “anlaşılabilir” bulunduğu bile görülmektedir. Örneğin Fransız ceza hukukunda kıskançlık saikiyle işlenen suçlara, bir tür tutkulu aşkın işareti sayılarak, görece hafif ceza verilebildiği kaydedilmiştir (Niddam, ty.) Elbette hiçbir kıskançlık gerçekten “asil” değildir; ancak bu ayrım, kıskançlığın sevgiden kopmayan tarafı ile hasedin bütünüyle yıkıcı doğası arasındaki farka dayanmaktadırr. Kıskanç insanda hâlâ “sevgiye dair bir iyi” mevcutken, hasetin insanı sadece ötekinin iyiliğini bozmak isteyen bir çıkmaza sürüklediği düşünülmektedir.

Freud: Oedipus Kompleksi, Rekabet ve Bastırma

Sigmund Freud, kıskançlığın insan yapısında evrensel ve normal bir duygu olduğunu öne sürmektedir. Ona göre kıskançlık da tıpkı keder gibi “normal” bir duygulanımdır; hiç kıskançlık göstermeyen birinin durumunda, bu duygunun yoğun biçimde bastırılmış olduğu ve bu nedenle bilinçdışında çok daha güçlü bir etki gösterdiği sonucuna varılabilir (Freud, 1922). Yani kıskançlık, bilinç düzeyinde inkar edilse bile, bilinçdışında gizlice insanın iç dünyasını etkileyen bir dinamiktir. Freud, psikanalitik çalışmalarda karşılaştığı aşırı kıskançlık vakalarını incelerken, kıskançlığın katmanlı bir yapısı olduğunu öne sürmüştür. Ona göre patolojik düzeydeki yoğun kıskançlıklar üç düzeyde meydana gelmektedir. (1) Yarışmacı veya normal kıskançlık, (2) yansıtılmış kıskançlık ve (3) sanrısal kıskançlık (Freud, 1922). Bu sınıflamada gündelik hayatta hepimizin yaşayabileceği türden kıskançlık duyguları birinci gruba girer ve belirli ölçüde “normal” kabul edilir; ancak “normal” sözcüğü burada bu duygunun bütünüyle rasyonel veya makul olduğu anlamına gelmez. Aksine, Freud normal kıskançlığın dahi tamamen bilinçli ego kontrolünde olmadığını, gerçek durumla tam orantılı ve mantıklı olmayabileceğini vurgulamaktadır. Çünkü en masum görünen kıskançlığın kökeni bile, bilinçdışının derinliklerinde çocukluğun ilk duygusal iniş çıkışlarında bulnmaktadır. Freud’a göre “Kıskançlık, çocuğun duygusal yaşamının en erken kımıldanmalarının devamıdır ve ilk cinsel dönemin Oidipus kompleksinden ya da abi-kardeş rekabetinden kaynaklanmaktadır”.

Freud’un meşhur Oidipus kompleksi kuramı, kıskançlığın aile içindeki ilk dramatik ortaya çıkışını tarif etmektedir. Oidipal dönemde (kabaca 3-5 yaş civarı), çocuk, ebeveynleriyle kurduğu üçgen ilişki içinde yoğun aşk ve rekabet hisleri yaşamaktadır. Erkek çocuk annesine karşı derin bir sevgi ve sahiplenme arzusu beslerken babasını bir rakip olarak görür; kız çocuk için de baba “arzu nesnesi”, anne ise kıskanılan rakip konumundadır. Freud’a göre, her ne kadar çocuk bu çatışmaları bastırarak Oidipus kompleksini çözümler ve normal gelişimine devam ederse de, bilinçdışında bu ilk rekabet anılarının izleri silinmez (Freud, 1922). Yetişkinlikte yaşanan kıskançlık duyguları, sıklıkla bu çocukluk dönemi çatışmalarının bir devamı veya tekrarı niteliğindedir. Nitekim Freud, kardeş rekabetinin de (bir bakıma “küçük Oidipus” sahnesi denebilir) çocuğun ilk kıskançlık deneyimlerini şekillendirdiğini belirtmektedir. Yeni bir kardeşin doğumu, ilk çocuğun “tahttan indirilme” tecrübesidir: Bir zamanlar anne-babanın sevgisinin merkezindeyken, şimdi o sevginin bölündüğünü ve kısmen elinden kaydığını hisseder. Adler de bu duruma dikkat çekerek, ilk çocuğun bir kardeşle karşılaştığında derin ve yıkıcı bir kıskançlık yaşayabileceğini, anne babasının ilgisini geri kazanmak için amansız bir mücadeleye girebileceğini vurgulamaktadır. Bu “dethronement” (tahttan indirilme) deneyimi öylesine etkilidir ki, izlerini ileriki yaşamda bile görmek mümkündür; Adler, sorunlu ya da nevrotik bireylerin geçmişlerinde çoğunlukla böyle bir kardeş kıskançlığı epizodunun bulunduğunu ileri sürmüştür.

Freud’un normal kıskançlığa dair yaptığı analizler, bu duygunun aslında birden fazla hissin bir araya gelmesiyle oluştuğunu göstermektedir. İnsanın sevdiği objeyi (eş, arkadaş, ebeveyn) kaybetme düşüncesi yoğun bir keder ve kaygı yaratır; aynı zamanda egonun gururu incinir (bir narsisistik yara alır). Kişi, kendisini terk ettiğini düşündüğü sevdiğine karşı çelişkili bir kırgınlık yaşasa da, bu kızgınlığın açık ifadesi çoğu zaman rakibe yöneltilir: Başarılı rakibe karşı şiddetli bir düşmanlık duygusu belirir (Freud, 1922). Fakat diğer yandan, kişi kendi yetersizliği veya eksikliği hissiyle boğuşur ve bilinçdışında yaşadığı suçluluk nedeniyle öz-eleştiri mekanizmaları devreye girer; “beni terk ettiler çünkü ben hatalıyım” şeklinde, kaybı için kendini suçlama eğilimi geliştirebilir. Freud bu bileşenleri özetlerken kıskançlığın bir yandan yas/keder, bir yandan narsisistik incinme, bir yandan rekabet nefreti ve bir yandan da kendini suçlama karışımı olduğunu belirtir (Freud, 1922). Normal sayılabilecek düzeydeki kıskançlıkta bile bu derin ve ilkel duyguların izleri sürülebilir.

Şimdi bunu küçük bir örnekle somutlaştıralım: Diyelim ki yakın arkadaşlarınızla çıktığınız bir akşam yemeğinde, en iyi arkadaşınızın masadaki yeni bir kişiyle hararetle sohbet edip kahkahalarla gülüştüğünü fark ettiniz. Sizinle paylaştığı esprileri, anıları başkasıyla paylaşıyor; gözlerinin içi parlıyor. O an içinizde beliren duygu nedir? Belki küçük bir iç burkulması, hafif bir alınma… Gülümsemeye çalışırken içinizde tanıdık ama çocukça bulduğunuz bir sızı hissedebilirsiniz. Ertesi gün belki kendi halinize gülersiniz: “Ne saçma, arkadaşımı başkasını sevdi diye kıskandım galiba,” diye düşünüp geçmeye çalışırsınız. İşte bu ufak kıskançlık anı, psikanalitik açıdan baktığımızda, aslında içimizdeki çocuğun öne çıktığı ana bir örnektir. En iyi arkadaşımızı bir başkasına “kaptırma” korkusu, bilinçdışında eski bir rekabet duygusunu uyandırır. Sanki en sevdiği oyuncağı elinden alınan bir çocuk gibi hisseder insan. Freud’un belirttiği gibi, bu küçük sahne bile Oidipal dönemin bir yansımasıdır. Sevgi nesnemizi (bu örnekte arkadaşımızı) bir rakibe kaptırmanın acısı ve rakibe yönelik kızgınlık, özünde o ilk çocukluk çatışmasının “ya beni artık eskisi kadar sevmezse?” korkusunun devamıdır. Nitekim Klein, Oidipus kompleksini erken dönem kaygılar ışığında ele aldığı bir çalışmasında, oğul ve baba arasındaki rekabetin (anne için mücadele) altını çizmektedir; kıskançlık duygusunun belirdiği anın özünde, bir çocuğun birincil sevgi nesnesini (anne ya da babayı) tek başına elinde tutma arzusunun ve üçüncüye yer bırakmak istemeyişinin yattığını vurgular (Shepherd, 1961). Arkadaşımızı paylaşamamak da benzer biçimde, “birincil obje” olarak gördüğümüz sevgi nesnemizi yalnız bizimle kalsın isteyişimizin masum bir dile getirilişidir.

Freud’un ikinci katman olarak tanımladığı yansıtılmış kıskançlık ise, daha karmaşık bir savunma mekanizmasını içermmektedir. Bu durumda kişi, kendi sadakatsizlik arzusunu veya başkasına yönelik ilgisini bilinçdışında bastırır, ancak bu bastırılmış dürtünün yüküyle baş edebilmek için onu partnerine yansıtır (Freud, 1922). Klasik örnek, eşini sebepsiz yere sürekli aldatmakla suçlayan biridir. Aslında kişi kendi bilinçdışı aldatma isteğini inkar edip, eşinin onu aldattığı kuruntusuna sarılır. Freud, evlilik gibi bağlılık gerektiren ilişkilerde insanların zaman zaman karşılaştığı cazibelere direnmek zorunda kaldığını, bunları tamamen yok saymanın güç olduğunu belirtir; kişi kendi içinde inkar ettiği bu dürtüleri diğerine atfederek vicdanını rahatlatmaya çalışır (Freud, 1922). “Ben aslında sadığım, ama güvenemediğim eşim olsa olsa beni aldatıyordur” diyerek hem içindeki yasağı çiğneme arzusunu karşı tarafa yansıtır, hem de eşini suçlayarak kendi bilinçdışı suçluluğunu hafifletir. Bu mekanizma gündelik hayattaki küçük kıskançlıklarda da bazen rol oynar: Kimi zaman insan, kendi içinde bir başkasına kaydığı anları telafi etmek için partnerini veya arkadaşını kıskançlıkla itham edebilir. Elbette bu, genellikle farkında olmadan gerçekleşen bir egonun savunma oyunudur.

Freud’un üçüncü katman olarak tarif ettiği sanrısal kıskançlık ise, psikopatolojik düzeyde bir durumdur. Kişi eşinin veya sevdiğinin sadakatsiz olduğuna dair sarsılmaz, gerçekle bağdaşmayan inançlar geliştirir ve bu kuruntulara tamamen inanır. Halk arasında “Othello sendromu” diye de anılan bu durumda, kıskançlık adeta bütün benliği saran bir delüzyona dönüşür. Shakespeare’in Othello’su, hiçbir somut kanıt olmadığı halde eşi Desdemona’nın ihaneti fikrine öylesine kapılır ki, kıskançlık adlı o “yeşil gözlü canavar” sonunda trajik bir felakete yol açar. Böylesi uç örnekler, gündelik kıskançlıklarımızla karşılaştırıldığında dramatik görünebilir; ancak Freud’un vurguladığı nokta, patolojik ya da normal her düzeyde kıskançlığın özü itibariyle aynı kaynaklardan beslendiğidir. Her durumda, bilinçdışında eski bir yarış ve kaybetme korkusu yatar. Eğer bir kişi hiç kıskançlık hissetmediğini iddia ediyorsa, muhtemelen bu duyguyu bilinçdışında sıkı sıkıya kilit altında tutuyordur fakat o kilitli duygular, farkında olunmadan ilişkilerini etkilemeye devam etmektedir (Freud, 1922).

Klein: Erken Nesne İlişkileri ve Kıskançlığın Kökenleri

Melanie Klein, Freud’un ortaya koyduğu bu tabloyu daha da derinleştirerek kıskançlık ve hasedin bebeklikteki nesne ilişkilerine dayanan kökenini çözümlemeyi amaçlamıştır. Klein’a göre, bebek doğduğu andan itibaren dış dünyayı “iyi” ve “kötü” nesneler olarak deneyimler; en başta anne memesini iyi bir nesne olarak içselleştirmeye çalışırken, yaşadığı doyum ve hayal kırıklığı deneyimleriyle birlikte “bölme” savunmasını kullanır. Yani anne bazen tamamen iyi ve sevgi dolu (istediğinde süt veren, rahatlatan meme), bazen tamamen kötü ve nefret edilen (aç bırakan, rahatsız eden meme) olarak bölünür. Bebek, paranoid-şizoid konum denen bu ilk gelişim evresinde haset duygusunu yoğun biçimde yaşar: İyi memeye saldırgan fanteziler yöneltir, kötü kısımlarını anneye yansıtır, böylece anneden gelen iyiliği bozma çelişkisi içinde bocalar (Bott Spillius vd., 2011). Eğer bebek çok fazla haset hisseder ve anneyle yeterince şükran dolu doyum anları yaşayamazsa, iç dünyasında iyiyi ve kötüyü bütünleştirmesi güçleşir. Klein, şükran duygusunu (minnettar olabilmeyi), hasedin panzehiri olarak görür: Sevgi ve yaşam itkisine bağlı olan şükran, bebeğin anneden aldığı iyiliğe değer vermesini sağlar ve hasedi nötralize eder.

Klein’ın kıskançlık anlayışı, haset kavramıyla yakından bağlantılıdır ancak hasetten farklı olarak kıskançlıkta bebek bir üçüncü figürün varlığını da hesaba katmaya başlar. Örneğin, bir süre sonra bebek fark eder ki anne sadece kendisine ait değildir; annenin bir babayla ilişkisi vardır ya da anne başka kardeşlere de ilgi gösterebilir. İşte burada Oidipal üçgenin bebek zihnindeki ilk tohumları atılır. Klein, klasik Oidipus kompleksini bebeğin erken fantezileri düzeyine taşır. Bebek, anne ve babanın birleşmesine dair hayaller kurar. Annenin babayla birlikte olduğu bebeğin bunun dışında kaldığı bu sahne, bebeğin hem merakını hem de kıskançlığını cezbeder. Anne ile baba arasındaki cinsel birliktelik (bebek bunu tam anlayamasa da) bebeğe yönelik bir dışlanma gibi deneyimlenebilir ve bu durumda bebek babayı kıskanır, anneye karşı da çelişkili duygular besler. Klein’ın görüşüne göre, ebeveynlerin birleşmesini seyreden (ya da hayal eden) çocuk, yoğun bir kıskançlık ve haset karması yaşar: Baba anneye sahip olduğu için kıskanılır, anne babaya haz verdiği için haset edilir. Hasedin ilk yöneldiği nesne olan meme sonrasında yerini anne-baba çiftine bırakır; çocuk, “anne ve babam birbirine yetiyor, beni dışlıyorlar” hissine kapılarak bir yandan o birliğin parçası olmayı arzu eder, bir yandan da o birlikteliği bozmak ister. Bu dramatik fanteziler her çocukta farklı yoğunlukta yaşansa da, psikanalitik kurama göre hepimizde izleri kalan evrensel deneyimlerdir. Kardeş kıskançlığı da bu tabloya dahil olur. Küçük bir çocuk, anne babasının sevgisinin bir kısmını yeni doğan kardeşine kaptırdığında, yalnız kalmış ve sevilmeyi hak etmeyen biri olduğu şeklinde derin bir acı duyabilir. Örneğin, üç yaşında bir çocuk düşünelim. Annesinin kucağında yeni doğan bebeği emziren annesini izliyor. Annenin yüzü şefkatle dolu, tüm dikkati bebeğe yönelmiş. Küçük çocuk ise odanın bir köşesinde, belki ilk kez annesinin onun yerine başkasını koyduğunu fark ederek, yumruklarını sıkıp sessizce ağlıyor. Bu manzara, belki birçok ailede yaşanan sıradan bir olaydır ama çocuğun iç dünyasında bir dönüm noktasıdır. Klein’ın teorisine göre, işte bu ilk bütün nesne kıskançlığı deneyimi, ileride hayat boyu sürebilecek duygu örüntülerinin başlangıcı olur. Çocuk, o anki duygularını tamamen unutsa bile, iç dünyasında “sevgiyi kaybetme” korkusu ve “yeniden sevilmek için savaşma” arzusu kök salmaktadır. Yetişkin olduğunda benzer bir tetikleyiciyle karşılaştığında (örneğin değer verdiği birini başkasına ilgi gösterirken gördüğünde), bilinçdışı bir hafıza izine dokunulmuş gibi, o eski çocukluk duygusunun bir gölgesi yüreğinde belirebilir.

Klein, kıskançlığın bilinçdışı dinamiklerini anlamak için haset duygusunu ve bu ilkel sahneleri merkeze almaktadır. Kıskançlıkta özne, birincil sevgi nesnesini tek başına elde tutma arzusundadır ve üçüncü kişiyi devre dışı bırakmak ister. Çocukken bu nesne anne ya da babadır; yetişkinlikte ise eş, sevgili, dost olabilir. Küçük kıskançlıklarımız bile aslında “Sevdiğim bana ait olsun, başkası onun yerini almasın” diyen bir iç ses taşır. Bu talep, anlaşılabilir olmakla birlikte, gerçek hayatın kaçınılmaz paylaşılırlığıyla çatıştığında huzursuzluğa yol açar. Klein’ın kuramına göre sağlıklı bir gelişim, çocuğun anne-baba ve kardeşler arasındaki sevgiyi bölüşebilmeyi öğrenmesine bağlıdır. Çocuk belli bir noktada, sevgi nesnesini başkalarıyla paylaşsa da tamamen sevgiden mahrum kalmayacağını, annesinin babayı sevmesinin onun kendisine sevgisini azaltmadığını içselleştirebilirse, kıskançlık duygusunu yönetmeyi de öğrenir. Bu dönüşüm, Klein’ın tanımladığı depresif konumda mümkün olur. Çocuk, sevdiği anne figürünün aynı zamanda kızdığı (bazen “kötü” gördüğü) figürle aynı kişi olduğunu anlar; annesini bütün (iyi ve kötü yönleriyle) bir sevgi nesnesi olarak kabullenir ve ona zarar verme fantezilerinden suçluluk duyarak telafi etme çabasına girer. Artık annesini rakiplerden korumaya çalışmak yerine, onun sevgisini hak etmeye ve sevgisini paylaşmaya razı olmaya doğru adım atar. Bu süreç başarıyla gerçekleştiğinde, kişi yetişkin hayatında da daha paylaşımcı, güvenli ilişkiler kurabilir. Ancak tam tersi, çocuklukta bu çatışmalar çok yoğun yaşanmış ve sağlıklı çözümlenememişse, ileriki yaşamda kişi en ufak bir rekabet durumunda aşırı alınganlıklar ve güvensizlikler yaşayabilir. Nitekim nesne ilişkileri kuramcıları, çocuklukta çözülmeden kalmış kıskançlık çatışmalarının, bireyin ileriki yıllarda anlamlı ilişkiler kurma kapasitesini zayıflatabileceğini belirtmişlerdir. Örneğin, her ilişkide üçüncü bir kişiden aşırı kuşkulanma, sürekli onaylanma ihtiyacı ya da arkadaşlıklarında dahi “en yakın arkadaş” statüsünü garantiye alma çabası gibi davranışlar, geçmişteki kıskançlık duygularının gölgesini taşıyor olabilir.

Bir örnek daha ele alalım: Sosyal medyada gezinirken yakın arkadaşlarınızın siz olmadan bir araya gelip eğlendiklerini gösteren bir fotoğraf görüyorsunuz. Herkes bir sofranın etrafında gülüyor, sarmaş dolaş sadece siz yoksunuz. O an içinizden geçen duyguyu tarif etmek zor olabilir. Belki kaçırma korkusu diyerek geçiştirebilirsiniz, ama biraz durup dinlerseniz içinizde beliren his kırık bir kıskançlığa benzer: Beni neden çağırmamışlar? Artık beni eskisi kadar istemiyorlar mı? Hafifçe boğazınız düğümlenir, sonra kendi kendinize kızarsınız: “Böyle hissetmemeliyim, saçma.” Bu gibi anlık dışlanma duyguları, aslında insanın en ilkel korkularından birini tetiklemektedir. Sevilmeme ve ait olmama korkusunu. Klein’ın perspektifinden bakarsak, arkadaşlarımızın bizi bir buluşmaya dahil etmemesi, bilinçdışında o eski annem ya da babam beni dışlıyor hissini uyandırabilir. Bebekken ebeveyn yatak odasının kapısının ardında bizi dışarıda bıraktığında belki benzer bir duyguyu yaşamışızdır. Şimdi onun toplumsal bir izdüşümünü tecrübe ediyoruzdur. Bu küçük kıskançlık, içimizdeki çocuk için yine “iyinin başkasına gittiği, hakkımız olan sevginin paylaşıldığı” mesajını taşımaktadır. Kıskançlığımız belki burada açık bir öfke halinde değil, hafif bir hüzün ve içine kapanma şeklinde kendini gösterir. Bir sonraki buluşmada belki arkadaşlarımıza sitem bile etmeyiz, sadece biraz kırgın davranırız işte bu da Klein’ın tarif ettiği o bilinçdışı haset kırıntısıdır. Onların birlikte eğlendiği “iyi anı”yı hafifçe bozmak, kendi üzüntümüzle gölgelemek ister gibiyizdir (elbette farkında olmadan). İçimizden “umarım onlar da o gece beni aramadıkları için biraz pişmanlık duymuştur” diye geçirebiliriz mesela. Bu düşünce, hasedin tanıdık bir yansımasıdır “Onlar eğlenirken ben üzüldüm, bu adil değil.” Klein’ın işaret ettiği gibi, haset çoğu zaman ötekilerin keyif aldığı şeyi bozmak arzusu taşır (Niddam, t.y.). Elbette sağlıklı bir benlik, hemen ardından bu düşünceyi bastırıp daha olgun bir sesle telafi edebilir: “Arkadaşlarımın mutlu olması aslında güzel bir şey, belki beni çağırmamak için geçerli sebepleri vardı.” Bu ikinci ses, hasedin panzehiri olan şükran ve sevgi duygusunun sesidir. Klein, haset duygusunun aşırı olduğu durumlarda kişinin hiçbir telafi çabasını, hiçbir iyiliği yeterli bulmadığını söyler çünkü haset, tatmin olmayan bir boşluk duygusuyla beslenir. Ancak minnettarlık gelişirse, kişi sahip olduğu sevgiyi takdir etmeyi öğrenir ve başkalarının mutluluğuna da sevinç duyabilir. Belki de bir süre sonra durumu olgunlukla karşılayıp “olsun, yine de benim arkadaşlarım ve beni seviyorlar, bir dahaki sefere birlikte oluruz” diyebildiğimizde, içimizdeki o küçük kıskanç çocuk biraz yatışmış demektir.

Duygularımızın Yankıları

Küçük kıskançlıkların büyük hikâyesi, iç dünyamızda geçmişten bugüne uzanan bir yankılar zinciri gibidir. Günlük hayatımızda ufak tefek alınganlıklar veya kıskançlıklar yaşarken, bunların derinlerdeki çocukluk deneyimlerimize bağlandığını fark etmek hem şaşırtıcı hem de aydınlatıcı olabilir. Elbette, burada ele aldığımız psikanalitik çerçeve, kıskançlık ve haset duygularının tek ve kesin açıklaması değildir ancak Freud ve Klein’ın çizdiği tablo, bu duyguların basitçe “kötü karakter özelliği” olmaktan öte, insan olmanın evrensel bir parçası olduğunu göstermektedir. Hepimiz bir zamanlar birinin sevgisini başka biriyle paylaşmak zorunda kalmış küçük çocuklardık. Kimi anılarımız bilinçdışının karanlık sularında yol almış olsa da, duygularımız bugüne bir şekilde ulaşmaya devam eder.

Bu yazı boyunca küçük sahnelerle kendi içimize bakmaya çalıştık. Amacım ne kendimizi yargılamak ne de basit reçeteler sunmaktı. Aksine, kıskançlık gibi “ayıp” ya da “zayıf” görülerek bastırılan duyguların aslında ne kadar insani ve anlaşılır olduğunu hatırlatmak istedim. Kıskançlık, dozunda ve farkındalıkla ele alındığında, bize ait değerli bir içsel bilgi taşıyabilir: Neyi çok seviyoruz? Neyimizi incitilmiş hissediyoruz? İçimizde hangi küçük çocuk hala yaralı duruyor? Bu soruların cevapları, kolay ya da net olmak zorunda değil. Önemli olan, bu duyguları bütünüyle reddetmek yerine, onların altındaki hikâyeye kulak verebilmek. Klein’ın işaret ettiği gibi, haset ve kıskançlık ne kadar erken köklenirse köklensin, sevgi kapasitemiz ve şükran duygumuzla dengelenebilir. İçimizde hem seven hem nefret eden yanlarımızı bir arada taşıyabiliriz.

          Kaynaklar

  • Adler, A. (1929/1964). The Science of Living (Colin Brett, Trans.). Garden City, NY: Anchor Books. (Original work published 1929)

  • Freud, S. (1922). Some neurotic mechanisms in jealousy, paranoia and homosexuality. The International Journal of Psycho-Analysis, 3, 25–33 (Reprinted in J. Strachey (Ed. & Trans.), The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Vol. 18, pp. 221–232). London: Hogarth Press, 1955)

  • Klein, M. (1957). Envy and Gratitude. Reprinted in M. Klein, Envy and Gratitude and Other Works: 1946–1963 (pp. 176–235). London: Hogarth Press, 1975

  • Klein, M. (1945). The Oedipus complex in the light of early anxieties. In M. Klein, Love, Guilt and Reparation and Other Works: 1921–1945 (pp. 370–419). New York: Free Press, 1975

  • Klein, M. (1997). Envy and Gratitude (C. Bott Spillius, Ed.). In Envy and Gratitude & Other Works (Reprint ed.). London: Vintage. (Original work published 1957)

  • Hiles, D. (2012). Envy, Jealousy, Greed: A Kleinian approach. Paper presented to the CCPE, London (De Montfort University). Retrieved from http://psy.dmu.ac.uk/drhiles/Envy_Paper.pdf

  • Shakespeare, W. (1604/2004). Othello (Arden Shakespeare Edition, Revised). (J. Honigmann, Ed.). London: Bloomsbury

  • The New Dictionary of Kleinian Thought by Bott Spillius, E., Milton, J., Garvey, P., Couve, C. and Steiner, D. (Routledge, 2011)

  • Shepherd, M. (1961) Morbid jealousy: some clinical and social aspects of a psychiatric symptom. Journal of Mental Science, 107, 688–704.

  • Psikanalist Emmanuel Niddam’ı unutma

Share:

Klinik Psikolog Sercan YILMAZ, ihtiyaçların merkeze alındığı, güvenli, etik ve bilimsel temellere dayalı psikoterapi hizmeti sunmaktadır. Başvurular gizlilik esasına göre değerlendirilmektedir.

İletişim