Hislerimize kulak verdiğimizde fark ederiz ki, bazen en kalabalık anlarda bile kendini gösteren bir boşluk hissi vardır. Bu, basit bir yalnızlık değildir; sevgi dolu ilişkilerin, dostlukların ve başarıların ortasında dahi varlığını sürdüren, kökleri derinde, inatçı bir duygudur . Sevilmediğine, sevilmeye layık olmadığına dair o sarsılmaz inanç ortaya çıkıverir. Bu duygu, mantığın ve kanıtların ötesinde bir gerçeklik gibi kişiyi adeta bir hayalet gibi sarar. Ne kadar kovulsa da geri döner. Bu, bir yokluk hali değil, aktif, talepkâr ve şekil verici bir varlıktır. Peki, bu içsel sürgünün kaynağı nedir? Neden tüm rasyonel çabalara rağmen bu temel inançtan kurtulmak bu kadar zordur?
Bu soruların yanıtını aradığım bu yazıda değersizlik duygusunu geleneksel psikanalitik kuramlar ışığında kısaca ele alacağım. Ancak bu sorunun ele alınması bizi kişinin en erken, en kelimeler ötesi katmanlarına, bir kendiliğin (self) ilk defa şekillendiği o hassas döneme götürecek. Bu yolculukta bize rehberlik edecek en dokunaklı metaforlardan biri, Yunan mitolojisinin ilahi zanaatkarı Hephaistos’un öyküsü olacaktır. O, tanrıların en yücesi Zeus ve Hera’nın oğlu olarak dünyaya gelmiş, ancak doğuştan gelen topallığı, yani fiziksel “kusuru” nedeniyle annesi tarafından reddedilmiş ve Olympos’tan aşağı atılmıştır. Bu, varoluşun en temel kaynağı olan anne tarafından yapılan mutlak bir reddediştir. Bir kendiliğin kökeninde açılan onulamaz bir yaradır. Hephaistos’un sonraki yaşamı, bu ilksel yaraya verilmiş karmaşık bir cevaptır. O, reddedildiği yerden, denizin dibindeki bir mağarada, kendini dünyanın en yetenekli zanaatkarı olarak yeniden inşaa eder. Tanrılar için en görkemli, en büyülü nesneleri döver, ancak bu yaratıcılık aynı zamanda bir savunmadır da. Reddedilen fiziksel kendiliğinin yerine geçen, parlak ama bir o kadar da kırılgan bir sahte kimliktir. Onun dövdüğü her kalkan, her taht, hem bir sanat harikası hem de içindeki boşluğu gizleyen bir zırhtır.
Benzer bir durum, bir başka mitolojik ikili olan Echo ve Narcissus’un öyküsünde de görülmektedir. Kendi sesini yitirmiş ve yalnızca başkalarının sözlerini tekrar edebilen peri Echo, sevilmeme hissinin pasif yüzünü temsil etmektedir. Kendiliği, başkasının aynasında bir yansımadan ibarettir. Kendi suretine âşık olan Narcissus ise, ötekinin gerçekliğini göremeyen, sevgiyi yalnızca kendine yöneltebilen, yanıt vermeyen bir dünyayı simgelemektedir. Sevilmediğini hisseden ruh, çoğu zaman, bir Narcissus’un (bu, dışarıdaki bir başkası olabileceği gibi, kişinin kendi içindeki ulaşılmaz bir ideal de olabilir) ilgisini ve onayını bekleyen, ancak karşılığında yalnızca kendi arzusunun yankısını duyan bir Echo gibidir.
Bu mitler bize önemli bir gerçeği gstermektedir. Sevilmeme hissi, pasif bir durum veya bir sevgi eksikliği değil, kişinin derinliklerinde işleyen aktif bir süreçtir. Hephaistos’un öfkesiyle dövdüğü intikam tahtı gibi, bu duygu da savunmalar, tekrarlar ve kendini sabote eden eylemlerle sürekli olarak yeniden üretilir. Dahası, bu yaranın kökeni genellikle sözlerden öncesine, bedensel ve duyusal deneyimlerin alanına dayanmaktadır. Hephaistos’un reddedilme sebebi fiziksel bir kusurdur. Bu, sevginin kelimelerle değil, dokunuşla, bakışla, kucaklamayla, yani erken dönemdeki bedensel ahenkle kurulduğu veya kurulamadığı gerçeğine işaret eder. Bu yüzden bu duygu, mantıksal telkinlere karşı bu kadar dirençlidir. O bir düşünce değil, bedene kazınmış bir anıdır.
Yetersiz Aynalanma ve Sahte Kendiliğin Doğuşu
Her insanın içinde, varoluşunun en temelinde, “ben gerçeğim, ben varım, ben sevilmeye layığım” diyen bir his bulunmaktadır. Bu tohumun filizlenip kök salması, yaşamın ilk anlarındaki o hassas ve kelimeler ötesi ilişkiye, bebek ile ona bakım veren kişi arasındaki o eşsiz ilişkiye bağlıdır. İngiliz psikanalist ve pediatrist D.W. Winnicott, bu süreci kolaylaştırıcı çevre ve yeterince iyi anne kavramlarıyla aydınlatmıştır. Yeterince iyi anne mükemmel olan değil, bebeğin kendiliğinden gelen jestlerine, ihtiyaçlarına ve varoluşsal sinyallerine büyük ölçüde uyumlanabilen, onu aynalayan kişidir. Bebeğin gülümsemesine bir gülümsemeyle, agulamasına bir sesle, uzanan eline bir dokunuşla yanıt verdiğinde, aslında ona şu mesajı vermektedir “Seni görüyorum. Sen varsın. Senin hissettiklerin gerçek ve benim için anlamlı.” Bu aynalanma deneyimi sayesinde bebek, kendi spontane ve otantik duygularının kabul edilebilir olduğunu hisseder. Winnicott’un Gerçek Kendilik olarak adlandırdığı bu içsel çekirdek, böyle bir zeminde gelişir ve bireyin yaşam boyu sürecek olan otantiklik, yaratıcılık ve canlılık hissinin temelini oluşturur.
Peki, bu ayna çatlaksa veya bebeğe kendi yansımasını değil de bakım verenin kendi endişelerini, beklentilerini veya boşluğunu yansıtıyorsa ne olur? Winnicott’a göre, annenin (depresyon, kaygı gibi kendi ruhsal zorlukları nedeniyle) bebeğin spontane jestlerine yeterince yanıt veremediği durumlarda, bebek için bir varoluşsal felaket yaşanır. Gerçek Kendilik’ten gelen sinyaller bir boşlukla veya daha kötüsü, annenin beklentileriyle karşılandığında, bebek kendi içsel deneyimlerinin geçersiz, anlamsız veya hatta tehlikeli olduğu sonucuna varır. Hayatta kalmak için, yani o elzem olan bağı sürdürebilmek için, bebek bir uyum stratejisi geliştirir. Kendi otantik ihtiyaçlarını ve duygularını bastırır ve bunun yerine bakım verenin arzu ettiği gibi davranmaya başlar. İşte bu, Winnicott’un Sahte Kendilik dediği yapının doğuşudur.
Sahte Kendilik, savunmacı bir yapıdır; asıl işlevi, incinebilir durumdaki Gerçek Kendilik’i, sömürülmekten ve yok olmaktan korumaktır. Bu yapı, dış dünyaya son derece uyumlu, başarılı, hatta entelektüel olarak parlak bir kişilik sunabilir. Ancak bu başarıların hiçbiri kişiye gerçek bir tatmin ve özdeğer duygusu vermez. Çünkü alınan her övgü, her sevgi gösterisi, Gerçek Kendilik’e değil, bu sahte, uyumlu kişiye yöneliktir. Kişi içten içe bir sahtelik, boşluk ve anlamsızlık hissiyle yaşar. Hayatı bir performans gibi gelir ve en yakın ilişkilerinde bile tam olarak orada olamama hissi peşini bırakmaz.
Bu dinamiği Kendilik Psikolojisi’nin kurucusu Heinz Kohut, kendi kavramlarıyla paralel bir şekilde açıklamıştır. Kohut’a göre, sağlıklı ve bütünlüklü bir kendiliğin gelişimi için üç temel kendilik nesnesi ihtiyacının karşılanması gerekir. Aynalanma, yani çocuğun ebeveyninin gözlerindeki pırıltıda kendi değerli ve özel varlığının onaylandığını görmesi; idealleştirme, yani çocuğun hayranlık duyabileceği, güçlü ve sakin bir ebeveyn figürüne sığınarak kendini güvende hissetmesi ve eşduyumsal kendilik neesnesi, yani başkalarına benzediğini hissederek bir aidiyet duygusu geliştirmesi. Bu ihtiyaçlar, ebeveynin empatik yoksunluğu nedeniyle karşılanmadığında, çocukta derin bir narsisistik incinme meydana gelir ve kendilik değeri kırılgan bir yapıya bürünür. Bu bireyler, kendilik değerlerini düzenlemek için sürekli olarak dışarıdan onaya, takdire ve ilgiye bağımlı hale gelirler. “Sevilmediğim” duygusu, işte bu narsisistik kırılganlığın ve karşılanmamış aynalanma ihtiyacının bir ifadesidir.
Burada, Hephaistos mitine geri dönmek anlamlı görünmektedir. Annesi Hera tarafından fiziksel kusuru nedeniyle reddedilen Hephaistos, bu en temel aynalanma ihtiyacından mahrum bırakılmıştır. Onun cevabı, kendini muhteşem bir zanaatkar olarak, yani parlak bir Sahte Kendilik olarak yeniden yaratmak olmuştur. Onun demirci ocağı, reddedilen Gerçek Kendilik’in acısını gizleyen ve aynı zamanda bu acıdan muazzam bir yaratıcılık üreten bir savunma atölyesidir. Yarattığı her eser, “bakın, ben değersiz değilim, ben harikalar yaratabilirim” diye bağıran bir çırpınıştır. Ancak bu yaratıcılık, ne kadar görkemli olursa olsun, kökendeki yarayı iyileştirmez; yalnızca onu örter. Bu, Sahte Kendilik’in sadece bir maske olmadığını, zekice ve yaratıcı bir biçimde inşa edilmiş bir kale olduğunu gösterir. Kişi sadece saklanmaz; saklanmak için kendine karmaşık bir dünya inşaa eder.
Bu durumun en trajik yönü, Winnicott’un “Çöküntü Korkusu” (Fear of Breakdown) adlı makalesinde ima ettiği gibi, hissedilen boşluğun aslında yaşanmamış bir hayatın deneyimi olmasıdır. Winnicott’a göre çöküntü korkusu, aslında geçmişte, bebeklikte çoktan yaşanmış olan ama o dönemdeki ilkel egonun dayanamayacağı için deneyimlenmemiş bir çöküntünün korkusudur. Sahte Kendilik, bu deneyimlenmemiş ilkel acının etrafına örülmüş bir savunma organizasyonudur. Psikanalist Thomas Ogden bu fikri genişleterek, bu durumun kişide yaşanmamış bir hayat hissi bıraktığını öne sürer. Dolayısıyla, sevilmeme ve boşluk hissi, sadece bugünün bir hüznü değil, aynı zamanda hiçbir zaman yası tutulamamış geçmiş bir felaketin ve ipotek altına alınmış bir geleceğin, kişinin üzerindeki hayaletimsi ağırlığı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nesne İlişkileri ve Kader
Hiç birimiz, boş bir levha olarak dünyaya gelmemişizdir. Ancak ilişkiler içinde şekillenmişizdir. Psikanalitik düşüncenin en devrimci dallarından biri olan Nesne İlişkileri Kuramı, insanın temel motivasyonunun haz arayışı değil, bir nesne ile yani bir başkasıyla bağ kurma arayışı olduğunu öne sürmektedir. W.R.D. Fairbairn’in öncülük ettiği bu görüşe göre de libidonun nihai hedefi haz değil, nesnedir. Bu, yaşamın ilk anlarından itibaren kurulan ilişkilerin kalitesini, psişik yapımızın temel belirleyicisi haline getirir. Eğer temel güdümüz bağ kurmaksa, bu bağın niteliği, kendimizi ve dünyayı nasıl deneyimleyeceğimizin de temelini atacaktır.
Peki, bu en temel bağ, yani bakım verenle kurulan ilişki, sevgi ve kabul yerine hayal kırıklığı, tutarsızlık veya reddedilme ile doluysa ne olur? Çocuk, varlığı için mutlak gerekli olan bu nesneyi (ebeveyni) kötü veya yetersiz olarak algılamanın getireceği varoluşsal dehşetle başa çıkamaz. Bu imkânsız ikilem karşısında kişi, trajik ama dahice bir savunma manevrası geliştirir. Fairbairn’in ahlaki savunma adını verdiği bu mekanizma devreye girer. Çocuk, bakım verenin iyi ve sevgi dolu olduğu fantezisini koruyabilmek için, ilişkinin tüm kötülüğünü kendi üzerine alır. Mantık şöyledir: “Annem/babam kötü ve sevgi veremez değil. Ben sevilmeye layık olmayan, kötü bir çocuğum.” Bu, şeytan tarafından yönetilen bir dünyada aziz olmaktansa, Tanrı tarafından yönetilen bir dünyada günahkâr olmak daha iyidir deyişinin psişik yapılanmadaki karşılığıdır. Çünkü günahkârın affedilme umudu varken, kaynağın kendisi bozuksa umut yoktur. Böylece, sevilmiyorum hissi, sadece acı bir inanç değil, aynı zamanda çocuğu daha büyük bir parçalanmadan koruyan, hayati bir içselleştirme haline gelir.
Bu içselleştirilmiş şema, John Bowlby’nin Bağlanma Kuramı’nda içsel çalışma modeli olarak kavramsallaştırılır. Bu model, kendimiz, diğerleri ve ilişkilerin doğası hakkında erken deneyimlerimizden damıttığımız bir dizi alışılmış kural ve beklentidir. Adeta bir kader senaryosu gibi, gelecekteki tüm ilişkilerimize bu şablon üzerinden yaklaşırız. Bakım verenin tutarsız, reddedici veya ihmalkâr olduğu durumlarda da güvensiz bağlanma stilleri gelişir. Şimdi kısaca Bowlby’in ele aldığı bağlanma tarzlarını ele alacağım:
Kaygılı Bağlanma: Bu stile sahip bireyler, terk edilme korkusuyla yaşama ve sürekli olarak partnerlerinden onay ve güvence arama eğiliminde olabilirler. İçlerindeki sevilmeye layık değilim inancını çürütmek için ilişkiye adeta yapışırlar, ancak bu davranışları ironik bir şekilde partnerlerini uzaklaştırabilir.
Kaçıngan-Kayıtsız Bağlanma: Bu bireyler ise yakınlıktan ve duygusal samimiyetten rahatsız olma eğilimindedir. Bağımsızlıklarına aşırı vurgu yaparlar ve reddedilme olasılığını en aza indirmek için gerçek bir bağ kurmaktan kaçınırlar. Sevilmeme ihtimali o kadar korkutucudur ki, sevilme oyununa hiç girmemeyi tercih ederler.
Bu güvensiz bağlanma stilleri, reddedilme hassasiyeti olarak bilinen bir bilişsel-duygusal eğilimi beslemektedir. Kişi, reddedilmeye karşı aşırı tetikte olur, belirsiz sosyal sinyalleri bile kasıtlı bir ret olarak yorumlar ve bu algıya orantısız tepkiler verir. Bu durum, bir kehaneti kendi kendine gerçekleştiren bir döngü yaratmaktadır. Reddedilmekten o kadar çok korkar ki, sergilediği davranışlarla (aşırı talepkârlık, kıskançlık, geri çekilme gibi) sonunda gerçekten de reddedilir. Bu da, en baştaki o temel inancı (Ben sevilmeye layık değilim) bir kez daha doğrular.
Bu noktada, Fairbairn’in ahlaki savunması ile ilgili daha derin bir gerçeği fark ederiz. “Ben sevilmez biriyim” inancı, sadece acı verici bir bilişsel çarpıtma değildir; aynı zamanda, farkındalığın dışında bir düzeyde, ilk bakım veren nesneye yönelik derin bir sadakat eylemidir. Bu duygudan vazgeçmek, bilinçdışı bir fantezide, o idealize edilmiş içsel ebeveyni suçlamak veya yok etmek anlamına gelir ki bu da psişik yapılanma için katlanılmaz bir ihanet gibi hissedilir. Bu hissin neden bu kadar inatçı olduğunun açıklaması da burada yer almaktadır. O, paradoksal bir şekilde, hem bir kendini koruma hem de bir sevgi eylemidir.
Aynı şekilde, bu içsel çalışma modelinin etkisi altında, kişi sürekli olarak acı veren ilişki kalıplarını tekrarlamaktadır. Freud’un tekrarlama zorlantısı olarak adlandırdığı bu durum, sadece kör bir kendini yok etme güdüsü değildir. Modern nesne ilişkileri kuramcıları, bu zorlantıyı trajik bir umut ışığıyla yeniden yorumlarlar. Bu, yarayı iyileştirmeye yönelik umutsuz bir çabadır. Kişi, bilinçdışı bir şekilde, kendisine o ilk hayal kırıklığını yaşatan kötü nesneye benzeyen partnerler seçer. Umut, bu sefer farklı bir sonuç elde etmek, bu kez o “ötü nesnenin sevgisini kazanarak geçmişteki yarayı onarmaktır. Bu, kendini sabote etme davranışını Freud’un yaşam dürtüsü (Eros) dediği, yani bağ kurma ve bütünleşme arzusunun çarpıtılmış bir ifadesi olarak yeniden çerçeveler. Kişi acı aramıyordur; acının içinde, kayıp bir bağı, onarılmamış bir sevgiyi arıyordur.
Kayıp, Öfke ve Melankoli
Sevilmeme hissinin kökeninde, genellikle fark edilmeyen bir kayıp ve bu kayba yönelik işlenmemiş bir öfke yatmaktadır. Sigmund Freud, Yas ve Melankoli adlı ufuk açıcı makalesinde, bu iki durum arasındaki temel farkı ortaya koymaktadır. Yasta, kaybedilen nesne (bir kişi, bir ideal, bir vatan) bilinç düzeyinde bellidir ve kişi bu kayba üzülürken, dünya fakirleşmiş ve boşalmış gibi gelir. Melankolide ise kayıp genellikle bilinçdışıdır veya kaybın ne anlama geldiği bastırılmıştır. Bu durumda fakirleşen ve boşalan dünya değil, benliğin (ego) ta kendisidir. Değersizim, sevilmez biriyim, hiçbir şeyi başaramam şeklindeki acımasız özeleştiriler, melankolinin ayırt edici özelliğidir.
Freud’un en sarsıcı keşiflerinden biri, melankoliğin kendine yönelttiği bu acımasız suçlamaların aslında kaybedilen veya hayal kırıklığı yaratan sevgi nesnesine yönelik olduğudur. Kişi, sevdiği ve aynı zamanda hayal kırıklığına uğradığı (ve bu yüzden öfke duyduğu) nesneye karşı hissettiği ikircikli duygularla başa çıkamaz. Sevilen bir nesneye öfke duymak dayanılmaz olduğu için, bu saldırganlık nesneden çekilir ve kişinin kendi benliğine yöneltilir. Benlik, kaybedilen nesneyle özdeşleşir ve “nesnenin gölgesi benliğin üzerine düşer”. Böylece, kişinin kendine yönelttiği her sitem, her hakaret, aslında bir zamanlar sevilen ama artık içselleştirilmiş olan nesneye yönelik bir sitemdir. Ben sevilmeye layık değilim cümlesi, bu durumda şu şekilde deşifre edilebilir: “Sen beni sevmedin, beni hayal kırıklığına uğrattın ve buna öfkeliyim.” Bu, öfkenin kendine döndürülmüş, kılık değiştirmiş halidir.
Bu içe döndürülmüş saldırganlık, zamanla ruhsal yapının kalıcı bir parçası haline gelir ve Freud’un “üstbenlik” (superego) olarak adlandırdığı yapının zalim ve cezalandırıcı bir nitelik kazanmasına neden olur. Normalde ahlaki bir rehber ve vicdan olması gereken üstbenlik, acımasız bir içsel yargıca, adeta bir cellada dönüşür. Bu cezalandırıcı üstbenlik, kişiyi sürekli olarak eleştirir, yargılar ve suçlu hissettirir. Sevilmezlik hissi, bu iç mahkemenin hiç değişmeyen hükmüdür.
Bu amansız içsel yargıç, kişide yaygın ve kaynağı belirsiz bir bilinçdışı suçluluk duygusu oluşturmaktadır. Freud, bu suçluluğun “dilsiz” olduğunu söyler. Yani kişiye neden suçlu olduğunu söylemez, sadece hasta, değersiz veya yetersiz hissettirir. Bu dayanılmaz suçluluk duygusu, kişiyi bir cezalandırılma ihtiyacına sürükler. Kişi, bu içsel baskıyı hafifletmek için, kendini cezalandıracağı durumlar yaratır. Kendini sabote eden davranışlar, örneğin bir işi sürekli erteleyerek başarısızlığa zemin hazırlamak veya sevgi dolu bir ilişkiyi baltalamak, bu ihtiyacı karşılamanın yollarıdır. Başarısızlık veya reddedilme, üstbenliğin zalim sesini bir anlığına doğrular ve bu, belirsiz suçluluk hissinden daha katlanılabilir gelebilir. Kişi, suçtan dolayı suçlu hale gelir. Yani zaten hissettiği suçluluğu haklı çıkaracak bir eylemde bulunur.
Edebiyatta bu tür felcin en trajik örneklerinden biri Shakespeare’in Hamlet’idir. Hamlet’in babasının intikamını almakta sürekli tereddüt etmesi, basit bir korkaklık veya eylemsizlik değildir. O, karmaşık bir içsel çatışmanın, özellikle de zalim bir üstbenliğin yarattığı suçluluk duygusunun esiridir. Amcası Claudius, Hamlet’in bastırılmış Oidipal arzusunu (babayı ortadan kaldırıp anneye sahip olma) eyleme dökmüştür. Bu nedenle Claudius’u öldürmek, Hamlet için kendi bastırılmış arzusunun bir parçasını da yok etmek ve aynı zamanda bu arzuyla yüzleşmek anlamına gelir ki bu da dayanılmaz bir suçluluk yaratır. Bu suçluluk, onu eylemden alıkoyar, kendine yönelik öfkeye ve melankolik bir kararsızlığa iter. Hamlet’in meşhur tereddüdü, eylemin kendisinden çok, eylemin ardındaki ruhsal anlamın ağırlığı altında ezilmesidir.
Bu perspektif, sevilmeme hissinin pasif bir keder hali olmadığını, aksine ruhun kendi içinde yürüttüğü şiddetli bir savaş olduğunu göstermektedir. Kendine yöneltilen her eleştiri, aslında bir başkasına duyulan ve ifade edilememiş bir öfkenin uzantısı gibidir. Ve kendini sabote eden her eylem, zalim bir içsel yargıcı tatmin etmek ve kaynağı belirsiz bir suçluluk duygusuna somut bir neden bulmak için işlenen, trajik bir ahlaki eylem olabilir.
Geri Çekilme ve Tekrarlama Zorlantısı
Sevilmeme hissinin katmanlarını daha derine doğru soyduğumuzda, karşımıza kişiyi rahatsız edici dinamiklerden biri çıkar. Yaşamın kendisinden, bağ kurmanın getirdiği acı ve hayal kırıklığından topyekûn bir geri çekilme arzusudur bu. Bu, Sigmund Freud’un yaşamının son dönemlerinde ortaya attığı ve günümüzde de süren, büyük tartışmalara yol açan ölüm dürtüsü ya da Thanatos kavramıyla ilişkilidir.
Freud, Haz İlkesinin Ötesinde adlı eserinde, insan ruhunun neden acı veren deneyimleri tekrar etmeye zorlandığını sorgular. Travma rüyaları, tehlikeli ilişki kalıplarının tekrarı gibi olgular, ruhun sadece haz aramadığını, aksine daha ilkel, daha temel bir gücün etkisi altında olduğunu düşündürmüştür. Bu güce Thanatos adını vermiştir. Karmaşık olanı basite, canlı olanı inorganik olana, yani gerilimsiz bir durağanlık durumuna geri döndürme dürtüsü. Bu dürtü, yaşam dürtüsü olan Eros’un tam zıddıdır. Eros birleştirir, inşa eder ve bağ kurarken; Thanatos çözer, yıkar ve ayrıştırır. Saldırganlık, ölüm dürtüsünün dışa yönelmiş haliyken; mazoşizm, kendini sabote etme ve sevilmeme hissine saplanıp kalma, onun içe yönelmiş halidir.
Thanatos’u kelimenin tam anlamıyla bir ölme arzusu olarak değil, daha çok acı veren bir varoluştan ruhsal bir geri çekilme olarak anlamak daha aydınlatıcıdır. Bağ kurma (Eros), eğer sürekli olarak hayal kırıklığı, reddedilme ve acıyla sonuçlandıysa, kişi için dayanılmaz hale gelebilir. Bu noktada, Eros’un getirdiği gerilim ve acıdansa, Thanatos’un vaat ettiği gerilimsizliği, yani bir nevi “inorganik huzuru” tercih edilebilir. Sevilmeme hissi, bu geri çekilmenin kalesi haline gelir. “Zaten sevilmiyorum, o yüzden denemeye de gerek yok” düşüncesi, kişiyi yeni hayal kırıklıklarından koruyan bir zırha dönüşür.
Bu ruhsal geri çekilmenin klinik anlamını en iyi tanımlayanlardan biri, psikanalist Wilfred Bion’dur. Bion, bağlantılara saldırı (attacks on linking) kavramıyla, bazı bireylerin kendilerini iyileştirebilecek olan bağların (sevgi, bilgi, anlayış bağlarının) ta kendisine nasıl bilinçdışı bir şekilde saldırdığını açıklamaktadır. Bağ kurmanın getireceği potansiyel acı o kadar korkutucudur ki, kişi anlamı, anlayışı ve ilişkiyi yok etmektedir. Bu, kafa karışıklığı yaratarak, anlamayı reddederek veya başkalarını uzaklaştırarak kendini gösterir. Böylece kişi sevilmemiş ama aynı zamanda yeni bir bağın kopmasının acısından da kaçınarak güvende kalmış olur.Bion bu duruma “eksi-K” kavramıyla tanımlamaktadır.
Albert Camus’nün Yabancı romanındaki Meursault karakteri, bu ruhsal geri çekilmenin edebi bir tanımıdır. Meursault’nun duygusal kopukluğu ve kayıtsızlığı, varoluşun ve duygusal bağların saçma acısına karşı radikal bir savunmadır. O, bir eksi-K durumunda yaşar. Duygusal bağlar kurmayı reddeder ve bu da nihayetinde onu yıkıma götürür. Meursault’nun hikayesi, bağ kurmaktan tamamen vazgeçmenin nihai bedelini göstermektedir.
Bu noktada, sevilmeme hissinin en derin savunma işlevini anlarız. Bu, katastrofik bir kayba karşı bir savunmadır. Başka bir reddedilmenin, başka bir hayal kırıklığının acısını yaşamaktansa, kronik olarak sevilmediğini hissetmek, ruh için daha güvenli bir durum haline gelebilir. Bağlanma arzusunun sürekli acıyla sonuçlandığı bir iç dünyada, ruh, Thanatos’un huzuruna sığınmayı seçebilir. Bu, Camus’nün bahsettiği “evrenin akıl almaz sessizliğinin”, yani yanıt vermeyen bir bakım verenin deneyiminin içselleştirilmiş halidir. Kişi sadece ilişkilerden kaçınmaz; ilişkinin olasılığına saldırır.
Tekrarlama zorlantısının nihai paradoksu da burada yatmaktadır. Bir yandan bu tekrar, farklı bir sonuç arayışıdır. Öte yandan, her tekrar, kişiyi o tanıdık, acı veren sevilmezlik konumuna geri döndürmektedir. Bu, sevilmediğini hisseden kişinin neden hem kendisini nihayet iyileştirecek bir ilişki aradığını hem de aynı zamanda değersizliğini teyit edecek ve böylece geri çekilmenin tek güvenli seçenek olduğunu kanıtlayacak bir ilişkiyi seçtiğini açıklamaktadır. Bu döngülerin kırılması bu yüzden bu kadar zordur. Çünkü hem en derin umutla hem de en derin umutsuzlukla beslenmektedirler.
Hephaistos’un Atölyesi ve Penelope’nin Kumaşı: Onarım ve Yeniden Yaratım
Şimdiye kadar sürdürdüğümüz bu derin ve sancılı yolculuk, sevilmeme hissinin ne kadar karmaşık, katmanlı ve aktif bir ruhsal yapı olduğunu gözler önüne serdi sanıyorum. Bu duygu, basit bir eksiklikten ziyade, kişinin hayatta kalmak için inşa ettiği savunmaların, içselleştirdiği gölgelerin ve tekrar tekrar sahnelediği trajedilerin bir bütünü olarak karşımıza çıktı. Peki, bu labirentten bir çıkış var mı? Psikanalitik düşünce, basit reçeteler sunmaz. Ancak kişinin kendi kendini onarma ve yeniden yaratma potansiyeline inanır. Bu potansiyeli anlamak için başlangıçtaki metaforumuz Hephaistos’a ve ona eşlik edecek yeni bir metafora, Penelope’ye dönelim.
Hephaistos’un öyküsü, bu yazıda ele aldığım tüm dinamiklerin canlı bir özeti aslında. Annesi tarafından reddedilişi, Kohut’un deyimiyle birincil narsisistik incinmedir. Topallığı, Fairbairn’in tarif ettiği, çocuğun kendi üzerine aldığı kötülüğü simgeler. Demirci ocağı, Winnicott’un tarif ettiği, dışarıya karşı parlak ama içerideki boşluğu gizleyen Sahte Kendilik atölyesidir. Annesi Hera’yı hapsettiği büyülü taht, Kohut’un narsisistik öfkesinin bir ürünüdür. Ve tüm yaşamı, bu kökendeki yarayı tekrar tekrar işleyen bir tekrarlama zorlantısıdır. Hephaistos, Olympos’a geri döner, tanrılar arasında bir yer edinir; yani savunmaları işe yarar. Ancak yara kalır, onu tanımlamaya devam eder. Bu, başarılı bir telafidir, ancak tam bir iyileşme veya bütünleşme değildir.
İyileşme yolculuğu için daha umut verici bir metafor, Odysseia’daki Penelope’nin öyküsünde gizlidir. Kocası Odysseus’un dönüşünü beklerken taliplerini oyalamak için kayınpederine bir kefen dokumaya başlar. Gündüzleri dokuduğu bu kefeni, geceleri gizlice söker. Bu eylem, ilk bakışta nafile bir zaman kazanma çabası gibi görünse de, psikanalist Jean Laplanche’ın yorumuyla derin bir anlam kazanmıştır. Penelope’nin amacı, iplikleri kesip atmak, yani geçmişi silmek değildir. Amacı, iplikleri sabırla söküp yeniden dokumaktır. Bu, psikanalitik sürecin kalbinde yer alan hazmetme veya üzerinden çalışma (Durcharbeiten) eyleminin mükemmel bir metaforudur. Bu, yavaş, tekrarlayıcı, sabır gerektiren ve yaratıcı bir süreçtir. Amaç, kaybı unutmak değil kaybın ve yokluğun anlamını dönüştürmektir.
Penelope’nin bu yaratıcı eylemi, bizi Melanie Klein’ın onarım kavramına götürür. Klein’a göre, birey kendi içindeki yıkıcı ve saldırgan dürtülerin sevdiği nesneye (anneye) zarar verdiği gerçeğiyle yüzleştiğinde (depresif pozisyon), bir suçluluk ve pişmanlık duyar. Bu suçluluk, sevilen nesneyi onarma, iyileştirme ve yeniden yaratma arzusunu doğurur. Bu onarım dürtüsü, tüm yaratıcı faaliyetlerin kökenindedir. Penelope’nin dokuma tezgâhı, bir onarım atölyesidir. O, her gün kocasının yokluğunun yarattığı boşluğu, sadakatin ve umudun iplikleriyle yeniden dokur kendi hayatının ve krallığının yıpranan kumaşını onarır.
Bu iki miti karşılaştırdığımızda, iyileşmeye dair derin bir anlayış meydana çıkar. İyileşme, Hephaistos’un yaptığı gibi yarayı görkemli bir zırhla (Sahte Kendilik) kapatıp telafi etmek değil, Penelope’nin yaptığı gibi yaranın ve kaybın ipliklerini sabırla söküp onlarla tamamlanmış yeni bir anlatı, yeni bir desen dokumaktır. Amaç “sevilmediğim” duygusunu yok etmek, onu hafızadan silmek değildir. Bu, ne mümkündür ne de arzu edilirdir. Amaç, bu duygunun anlamını dönüştürmektir. Onu bir kimlik olmaktan çıkarıp, kişinin zengin ve karmaşık yaşam öyküsünün bir parçası, bir yara izi haline getirmektir. Bu yara izi, geçmişin acısını taşır, ama aynı zamanda o acıdan sağ çıkmanın ve ondan yeni bir şey yaratmanın da kanıtı olarak adeta meydan okur.
Sonuç olarak, “sevilmediğim duygusunu atamıyorum” feryadı, geçmişin basit bir tekrarı değil, kişinin hem en derin yarasını hem de en büyük yaratıcı potansiyelini içinde barındıran bir çağrı olarak yorumlanabilir. Hephaistos gibi herkes kendi demirci ocağında, acısından zırhlar dövebilir. Ancak gerçek dönüşüm, Penelope gibi, o acının ipliklerini cesaretle eline alıp, onlarla kendi yaşam kumaşını sabırla, ilmek ilmek yeniden dokumayı göze aldığında başlar. Bu, yalnız yapılması gereken bir yolculuk değildir. Terapötik ilişki, o güvenli “kolaylaştırıcı çevreyi” sunarak, kişinin kendi Gerçek Kendilik’inin sesini yeniden duymasına ve o iplikleri tek başına sökmek zorunda kalmamasına olanak tanır. Yolculuk, yarasız ve mükemmel bir kendiliğe değil, yarasıyla birlikte Olympos’taki yerini alabilen, bütünlüklü bir kendiliğe doğrudur.
Klinik Psikolog Sercan YILMAZ, ihtiyaçların merkeze alındığı, güvenli, etik ve bilimsel temellere dayalı psikoterapi hizmeti sunmaktadır. Başvurular gizlilik esasına göre değerlendirilmektedir.